18 Eylül 2007 Salı

Yazı(lar) – Ya / zılar – Yaz / ı / lar -- Yazı Parçaları


I

Yazı(lar)

Ya / zılar

Ya/zı-lar

Yaz
sınlar

Yazı

Yazın

Ya
zın

Yazı

Yaz
(Yazsın)

II

Yazı... Niye yazılır? Nereye yazılır? N’apılır? Bir “eylem”midir yazı? yoksa biçim mi? Niye yazar “insanoğlu”? Geride “kalıcı” birşey(ler) bırakma kaygısı yüzünden mi? Peki yazı yazınca “baki kalan bu kubbede hoş bir seda” kalır mı?

III
Bu yazının – yazı parçalarının – birinci kısmı için “hiç de orijinal değil” diye boşuna düşünmeyin. Kendimce “aklıma ne gelirse” yazma “eylemi”ni gerçekleştirmek amacıyla yapılan bir “deney” benimkisi. Hani “bilinçakışı” yönteminin uyguladığı biçim. Deneyin sonucu mu? Biraz Özdemir Asaf, biraz Oruç Arıoba, biraz Behçet Necatigil... Sanırım onların yazdıklarının birer kopyasından başka birşey değil ilk kısım. Daha doğrusu, onların tarzlarının kötü bir kopyası... Zaten yazı dediğimiz şey kopya değil de nedir? Ne oldu? Katılmıyorsun galiba sevgili okur! Fikir senin... ister katıl, ister katılma tabiî...

IV

Hititler ne diye binlerce tablete yazdılar ki? Sakın ola binlerce yıl sonra birisi bulup onları oku(ya)mayıp anlamasın!?

V

Cevat Çapan’ın “Taş Kitap”ına n’oldu? Ağırlıktan taşıyamıyor muyuz artık? Yoksa, ne taş baskısı kaldı artık, ne “taş kitap”lar? Ne de olsa çağımız “bilgi çağı”! Herkes “bilgi deposu” artık! Bakın bana, bu saçma sapan yazıya! Ben, “bilgi deposu” olmuş halimle ahkâm kesiyorum. Nasıl mı? Bu dergide “var olan” yazımla. Hani ‘ölmüştü yazar’? O zaman, hangi hakla ben varım diyebiliyorum ki? Varlık, ne zamandan beri zamana endeksli? Heidegger neyi anlatıyor ki? Yüzyıllardır süregelen “büyük anlatı”yı mı yoksa... Hani Levinas bu varlıkbilimi “egoloji” olarak tanımlıyordu? Peki tüm bunların Filistin Sorunu ile olan ilgisi ne? Hepimiz Filistinliysek neden hâlâ Ortadoğu’da insanlar ölüyor? Biz –bizzat bu satırların yazarı da dahil– son model araba(lar) peşinde koşarken, sabah McDonald’s a sövüp akşama bir dostuyla Starbucks’a gitme plânları yapmaktayken, değil iğne çuvaldız, atomaltı parçacıkları dahi batırsak yüreğimize, görürüz hayatın ta kendisinin ne denli gerçek olduğunu... Ve açıklayabilmek için derdimizi, kiminiz konuşur, kiminiz yazar -- yaz/ar (ya/zar).

VI

Kim “Bile/Yazdı”?

VII
Tüm bu çelişkiler ağı olan yaşam, Deleuze’ün şizofrenik olarak nitelediği şeyin tam kendisi değil miydi?

7 Eylül 2007 Cuma

Edmund Husserl on Science and Phenomenology

‘A philosophy that states only what a person experiences matters, not the science of sensory input nor the philosophies of the past. Science proves that senses "lie" to the mind, but the lie is still "reality" to the individual. What matters is what we think weexperience, not what science might "prove" we experience. Existentialism grew from phenomenology; usually the two are studied together. That is why science is excluded from phenomenology -- it cannot determine what someone experiences; science is limited to what inputs are recognized, not how they are interpreted.


You and I watch a movie. Science can explain the movie: light through film, reflecting on a screen, then filtered by cones and rods in our eyes. Science cannot explain what the movie means or what emotions it triggers in us. So, we ignore the science, which adds nothing to understanding the movie as an event. We also ignore past philosophies, which might not apply to the movie's viewers.


Left only with the film and two people, we have to ask each person what the movie meant to them as individuals. We are then forced to accept that what they say it meant might not be honest. That's existentialism and phenomenology in a nutshell -- what you and I experience is never the same, even if science says the event is one thing and one thing only’.


- Edmund Husserl, The Crisis of European Sciences