31 Aralık 2007 Pazartesi

S

hayat, platolarda devam edip dönerken
ve sen, o gizemli bakışlarınla yakarken sigaranı
saçlarını güneşe doğru savurur gibi sallayıp
buğdayların başaklarını dökmesi mevsimi gelirken

günabakanlar sabah güneşine doğru eğerken başını
senin o gizemli ve mahsun, bir kuğu kadar zarif boynun
yüzündeki ışıkla birleşip
gündüz gecelerinde hayat kaynağım oldu

yağan yağmurla loş ışık,
dışarıyı seyrederken sıcak odada
"come away with me in the night" diyesim gelir
belki sesimi duyarsın diye

ama bilirim, öyle olmayacağını
bazı şeyler için çoktan geç kaldığımı..

belki de bu yüzden, sabah ezanlarına kadar uyku girmeden gözüme
senin gül yüzünü düşleyip, sıcak gülüşünün
o soğuk kış akşamlarında içimi ısıtmasına hayır diyemeyeceğim

ne de olsa, sıcaklığın, kâlbimden vücûduma yayılan
ılık bir su gibi damarlarımda

bakışlar.. bakışlar.. bakışlar..
açıklanamaz bazı şeyler vardır ya hayatta
'kelimeleri kifayetsiz' kılan cinsten
hani her defasında doyulmayan,
kana kana içilen su gibi,
buz gibi bir kış akşamında donmuş vücûdu ısıtan soba kadar sıcak
deryalar kadar geniş, uzay gibi sonsuz
anlamlı, ama açıklanamayacak kadar engin
sert, delici bakışlar

gözlerinin bu denli güzel
bakışlarının bu kadar etkili olduğunu önceden bilseydim
inan, zamanın donmasını talep eder
saatlerce gözlerindeki derinliklerde gezinmek isterdim,
"ihtimaller denizinde"

kelimelerin bu kadar akışkan
ve tatlı olduğunu,
ancak senin sesinden çıktıkları an kavrayabildim desem
bana inanır mısın?

o gül yüzün hatırına görülen rüyalar
yağmur gibi ellerin
içimi ısıtan bir kor gibi
beni ben yapan
hayata bağlayan
yegane şey oldu

"sen sen sen"
varsa yoksa sen

gündüz geceleri hatırına
varsa yoksa sen

11 Aralık 2007 Salı

Song of the day..

U2 - One

Because it shows that there is no such a thing called one but many..

17 Kasım 2007 Cumartesi

Yazar Olmak İsteyen Bir Gencin Günlüğü
III

3. gün

Yazmayı yazma yapan yegâne şey nedir? Okumak herhalde. Ve belki de bu yüzdendir ki hiçbir zaman bir yazar olamayacağım. Okumak herşeyin başıysa, pratik yapmak da ikinci önemli unsurudur yazmanın. Ancak birşey unutulmadan: yazı yazarken yapılacak/yapılması gereken en önemli şeylerden birisi dili doğru-dürüst kullanmak olduğuna göre ve bunun yolu da okumaktan geçtiğine göre, dönüp dolaşıp yazma eylemi için en önemli şeyin okumak olduğunu söylesem herhalde kabalık etmiş olmam. Niçin derseniz: Dili öğrenip, düzgün kullanmayı öğrenmenin yolu okumaktan geçer. Çünkü ancak okudukça bir dilin kullanılışını, nasıl ve ne gibi bir biçimde esnetilebildiğini, sınırlarını, genişletilebilinecek alanlarını, oynayabilme yöntem ve stratejilerini öğrenebiliriz.

Günlüğümün bugünkü konusu okumak ve okumanın önemi. Yazma eyleminde pratik yapma ve dili daha iyi kullanma konularını daha sonraki günlerde (dilimin döndüğünce) açıklamaya çalışacağım. Ne de olsa

a) ben bir yazar değilim
b) bir yazar olmadığıma göre, yazı yazmak hakkında yazmakta olduğum sayfalar dolusu harf kalabalığın kimse ciddiye almak mecburiyetinde değil.

Neticede, yazar olmuş olsaydım, tüm bu anlatmaya çalıştığım şeylerin bir değeri olurdu. Bilindiği üzere, tüm bu yazdıklarım aslında kendi kendimle konuşma çabasından başka birşey değil.

Okumak... okumak... okumak... Değişik kültürlerde, değişik anlar içerse de, okumanın adına “uygarlık” dediğimiz –ki “uygarlık” nedir ki? – o şeyi “yaratan” unsurlardan birisi olduğunu söylesek, çok mu yanlış bir yorum yapmış oluruz? Bence, böyle bir yorum çok da yanlış sayılmaz. Ancak, okuma deyince, ister istemez yazma eylemi dediğimiz o “şey”i de aklına getiriyor insan.

“İnsanlık tarihi”nin yazının bulunuşuyla başladığının varsayılması tabii ki çok da “akla uygun” bir hadise olmasa da (neticede, yazı bulunmazdan önce insanlar yaşamamışlar sanki. Tam tersine, yazının bulunmasıyla noktalı virgül haline gelen, “yeni bir yola” yönelen insalık tarihinde, yazının bulunmasından önceki hali de bilmediğimiz, belki de hiçbir zaman bilemeyeceğimiz nice uygarlıklara ev sahipliği yapmamış mıdır adına yerküre dediğimiz şu “yaşlı” gezegen?), bir başka durumu, yani yazının önemini belirtmesi bakımından önemlidir. İnsanoğlu “yazı bulunmadan önce” (sanki yazı orada öylesine duruyordu da birgün, tesadüfen birisi keşfetti gibi aktarılıyor bize hep nedense?), insanlık büyük ihtimalle daha “farklı” bir hayat sürmekteyken, “yazının bulunmasıyla” beraber “kendi kabuğunu aşıp” bugün dünyaya hakim olabilmiştir (tabii ki bu hakimiyetin iyi mi, kötü mü olduğu tartışılabilir. Örneğin, çevreye karşı yapmış olduğumuz tahribatlar, duyduğumuz saygısızlık göz önünde tutulursa, bazen insanın “olmaz olaydı” diyesi gelse de, gündelik hayatta okuma ve yazma olmadan nasıl yaşayabilirdik sorusu da madalyonun bir diğer yüzü neticede...). Mesela, kutsal kitaplardan Kur’an-ı Kerim Hz. Muhammed’e “oku!” diyerek vahiy edilmeye başlamıştır. Bu bile, okumanın ne denli bir “güç”, önemli birşey olduğunu açıklaması bakımından önemli değil midir? Okuma dediğimiz “şey” olmasaydı, yeni nesiller nasıl öğrenebilecelti kendinden önce birikmiş bu kadar bilgiyi? Hatırlayacaksınız, Gabríel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık adlı romanında, José Arcadio Buendia hafızasını yitirince yazıya başvurur! Daha doğrusu, unutuuğu, unutmuş olduğu herşeyi “hatırlamak” ya da “unutmamak” amacıyla yazmaya başlar. Masanın üzerine “masa”, sandalyenin üzerine “sandalye” yazar. Yazdıklarını her okuduğunda, bir nebze de olsa, rahatlar. Neden mi? Çünkü “masa”nın “masa” olduğunu bilir de ondan! Okuma ve yazma olmasaydı, her gün “masa”nın “masa” olduğunu ancak birisine sorup cevap alırsa öğrenebilecekti. Fakat, yazma ve okuma sayesinde kendi kendine öğrenip hatırlayabiliyordu.

Okumak bize bilmediğimiz şeyleri öğrenmemizi sağlayan yegâne şeydir. Düşünün, en basiti, yeni aldığınız bir cep telefonunun özelliklerini cep telefonunun “kullanma kılavuzu”nu okuyarak öğrenmiyor muyuz? Buna benzer yüzlerce örnek verilebilir. Okuyarak bilmediğimiz şeyler bildik bir hâl alır! En basiti, eğer okuma-yazmanınz varsa, Einstein’ın genel görelik kuramını (relativity) öğrenebilirsiniz. Veya Komplo Teorileri kitabını okuyarak, ABD’nin aslında 11 Eylül saldırılarını belki de bilinçli olarak engellemediğini, bunun da oluşturulmakta olan “yeni dünya düzeni” için gerekli bir bahane olduğunu sonucunu çıkarabilirsiniz. Yaşadığımız dünyanın eskisi tutarlı ‘büyük anlatılar’la açıklanmasının artık mümkün olmadığını, o yüzden postmodern dünyada herşeyin alabildiğine parçalı ve karmaşık olduğu iddialarını yine okuyarak “öğrenebilirsiniz.” Örnekleri çoğaltmak elbette mümkün.

Gelgelelim okuma-yazma ilişkisine... Bildiğiniz gibi, okumak, yazmak için en gerekli şeylerden birisidir. Bu cümleyi okuyan birisinin aklına gelen ilk sorulardan birisi belke de şudur: birşey bilmeden de yazmak pekâlâ mümkün! Doğru elbette, ancak ne kadar ve nasıl mümkün olabilir ki? Ve ne ölçekte süreklilik arzeder okumadan, bilmeden yazmak? Sadece gezip-tozup, gördüklerinizi yazmaktan bahsediyorsanız, belli bir noktaya kadar haklısınız ama böyle bir düşünce, adına yazın dediğimiz eylemi çok basite indirgemekten öteye giden bir yaklaşım değilde nedir?

Okumadan ne yazabilirsiniz? “Hayat tecrübeleri”nizi? Belki, ancak benim bahsetmek istediğim o değil. Okuma ve “bilgi”dediğimiz, o tanımlanması oldukça zor kavram arasındaki ilişki... bir konuda bilgimiz arttıkça, o konuda yazabilme ihtimalimizin (veya konuşma da diyebilirsiniz) de arttığını kabul edersek (siz bakmayın benim bol keseden atıp-tuttuğuma, harf kalabalığı benimkisi), o zaman, çok okuyan birisinin, az okuyan ya da hiç okumayan birisine göre yazı yazma ihitmalinin de yüksek olduğunu iddia etmemiz, çok da saçma birşey olmaz herhalde.

16 Kasım 2007 Cuma

Popüler Bir Şarkının Yıllar Sonra Düşündürdükleri: “Hayat, Evren ve Herşey” & Tasmin Archer’in “Sleeping Satellite” Şarkısı

Popüler müzik... Adı üstünde, popüler olan; “ortalama insan” tarafından denilerek gizlice aşağılanan kesimin tükettiği, “yüzeysel anlamlar” içeren, ama özünde başka bir ideolojinin bayraktarı! Bu sözler size çok mu tanıdık geliyor? Eminim evet. Ama benim şu ne olduğunu kendimin dahi bilmediğim yazımsı yazıda (harf kalabalığı deyin isterseniz) bahsetmek istediğim tam olarak bu değil; aksi hiç değil! Ne aksi düşünce? Herkes, ne tüketirse tüketsin kendi istediği anlamı çıkarır gibi, son derece soyut, altında başka ajandalar olan düşünce hiç değil! Ne de olsa, “postmodernizm, yüzeyin altındaki ‘derin’ anlamı reddeder...” (Fiske 2002, s. 39).

Benimkisi bayağı kişisel bir yazı; o yüzden aynı anda her iki taraftayım! Tıpkı Stuart Hall gibi belki, belki de hiç değil! Yargı, olur da bu yazıyı sonuna kadar okuma sabrın varsa eğer, tamamen sende çünkü...

Çocukluk değil de ilk gençlik yıllarım olan 90lı yıllar.. Ne yıllardı demeden geçemeyeceğim. Kendimce ‘katı olan herşeyin buharlaştığını’ fark etmeye başladığım yıllar. 80li yılların, Thathcer ve Reagan’ın neo-liberal politikalarından habersiz, bilinçsiz, sade, “normal” bir tüketici olduğumuz zamanlar. Gerçi hâlâ sade bir tüketiciyim. Aradaki tek fark ise şu: şu an durup kendi kendimi dahil eleştirebiliyorum. O zaman öyle bir “yetenekten yoksundum!” Lâfı çok uzattım yine... ne diyordum ki? Hatırladım! Çocukluğumda, hiç İngilizce bilmediğim halde, beni etkilemiş (derinden hem de) bir şarkıyla tekrar karşılaşmanın çağrışımlarını yazacaklarım. Belki saçma, belki mantıklı. Belki de kimsenin umrunda olmayan, kendi “iç dünyamda” yaşamakta olduğum karmaşayı “anlama”, kendime “açıklama” kaygısı benimkisi... Kimbilir?

Tasmin Archer’in “Sleeping Satellite” şarkısı beni “düşüncelere iten” şarkı. Yıllar sonra eski bir dostunuzu görürsünüz de anılardan, yaşanmış o güzel günlerden konuşursunuz ya, o cinsten benimkisi. Şarkıyı dinlediğim –yıllar sonra– ilk an, çocukluktan “şimdiki zaman”a geliverdim birden! Yaşamakta olduğum “duygusal sorunlar”dan tutun da, yazmak mecburiyetinde olduğum doktora tezine, hepsini 4 dakikalık bir zaman dilimi içerisinde bir çaydanlık gibi demleyip, kullanıma sundum! Müzik, sözleri ne olursa olsun, söyleniş tarzı, müzikle vokalin uyumu, hiç bilmediğiniz bir dilde olsa dahi, üzerinizde çok farklı etkiler yaratır, değil mi? Bence öyle... ya da en azından bende öyle olmakta... Çok şükür, bugün, çat-pat da olsa bildiğim kısır İngilizcemle şarkının sözlerini az da olsa kavrayabiliyorum. Ama konu bu değildi...

Müzik sayesinde, bazı şeyleri tekrardan hatırladım. Mesela, bazı şeylere üzülmenin, üzülünen şey(ler)i geri getirmeyeceği. Hayatın herşeye rağmen devam ettiğini... Ben olmasam da,
bil(e)mesem de, dünyanın, evrenin var olduğunu, belki de var olacağını. Algılarımızın her ne kadar ‘yaşam dünyamızı’ oluştursa da, yanıltıcı olabileceklerinin ayırdına vardım. Bazen, gerekmeyen bir biçimde, imgelere fazladan anlam(lar) yüklediğimizi. Adına âşk dediğimiz şeyin bir uyuşturucudan farksız olduğunu (sağolasın Halil gardaş), bittiği zamansa (veya bitmek üzere olduğu zaman), vücudumuzun ona ihtiyaç duyduğunu; bulamayınca da acı çekmekte olduğumuzu... Etkisinin ancak zamanla “geçtiğini.” Ta ki “yeni” veya “farklı”sını bulana dek! Neden bu kadar bağımlıyız ki şu adına âşk dediğimiz şeye? Kimbilir? Adına insan denilen yaratık, belki de sandığımız kadar güçlü değil belki, belki de... Ne bileyim! Bu satırların yazarı olarak, bendeniz, bir bakarsınız, 5 yıl sonra yüne düşmüş bu tuzağa bile bile; bakalım...

Müzik sayesinde dertlerim hafifliyor, gerçekten. Tabii bir de yazın faaliyetini üzerine eklerseniz, acı hem hafifliyor, hem de ağırlaşıyor. Dışarıdan bakıldığında basit akorlar, sözlerden oluşan bir pop şarkısı, nasıl olur da tüm bunları düşündürür ki? Metne bakışımız, burada devreye giriyor herhalde. Stuart Hall’un dediği gibi, değişkenler ‘kodlanan’ mesajı ‘açımlama’ safhasında etkileyen yegâne şeylerin en önemlisi belki de.

“Nerede kalmıştık?” Dertlerim, tasarılarımdan... yazmak zorunda olduğum –çünkü ben, en azından hâlâ daha, birçok şeyden daha fazla istiyorum bunu, her ne kadar uygulamada böyle değilse de bu böyle– doktora tezim ve başvurmayı düşündüğüm bir konferansa ne yazabileceğimi kabaca da olsa şekillendirmeye yardımcı oldu bu pop şarkısı –ancak beceriksizliğimden ötürü konferansa bildiri özetini yetiştiremedim. Sanırım insan davranışı, duyguları, hormonları, bilgi birikimi ve tüm diğer faktörler (etnik köken, dil vs) öyle kolay kolay açıklamabilinecek şeyler değil. Ve belki de bu yüzden, hâlâ daha “yapay zekâ”ya karşıyım! “Düşünen bilgisayarlar” birer makine olacak sadece. Aldığı koku, tattığı tat, “hissettiği his(ler)”, herşey bir ve sıfırlardan ibaret olacak! Her ne kadar çağdaş bilim hislerimizi matematik dilinde anlatabileceğini iddia etse de. Neticede, matematik de, şu an yazmakta olduğum dil gibi yapay birşey. Kültürel bir üretim, bir yapı.

Konudan yine uzaklaştık. Buna da şarkı-kâğıt-kalem arasında var olan, adını bilinçaltının açığa çıkması deyin olarak tanımlayın, ne derseniz deyin, onun eseri herhalde.

Şarkı, hafif bir hüzün verse de bana, diğer taraftan umut aşılamaya devam ediyor! Ta lise yıllarında yazmış olduğum ve o zaman adına şiir dediğim ancak şu an adını benim dahi koyabilmekte zorlandığım o şeyin (her neyse) şöyle bir dizesi vardı:
“Gökteki yıldız geleceğimizdir
Ta sönene dek!”


Bu ne demek? Basit tabii... Tıpkı yıldızlar gibi, herşeyin bir ömrü var: bizim, sizin, âşkın, müziğin, evrenin. Parıldayan ışık olduğu sürece, içimizdeki ışık da varlığını sürdürmeye devam edecektir. Ne zaman ki yıldız kayar, gözümüzün feri söner, işte o zaman bitmiştir herşey. Güneş batıp yıldızlar göründükçe, her gecenin bir sabahı oldukça, hayat bir akarsu gibi aktıkça; ağlasak da, üzülsek de, dünya dönmeye devam edecek ve başka bölgelerde hayat platoları yeşerecek –yeşermeye devam edecek. Hayâlkırıklıklarımız belki de sadece boyutların değişmesine katkıda bulunuyor, biz farkına varmadan.

Gördüğünüz gibi –eğer hâlâ bu saçma sapan yazıyı okuma kararlılığını göstermişseniz– basit bir pop şarkısı, içeride kalmış düşüncelerin açığa çıkmasında önemli bir unsur olabiliyor. Yeter ki kendimizi açmaya hazır olalım. Öyle basit bir pop şarkısı deyip de geçmeyin! Tabii ki müzik endüstrisinin ne(ler) yaptığını, yapmaya çalıştığını, ticarileşme olaylarını bilerek, pop müziği “ortalama insan”ın basit, tükettiği bir meta olarak görmek dururken böyle şeyler söyleyebiliyorum? Ben de bilmiyorum. İnanın... Eğer şu an saat geceyarısını geçeli üç saatten fazla olmasaydı ve yarına işe gitmek mecburiyetinde olmamış olsaydım, hayatın anlamı üzerine abuk subuk bir yığın harf kalabalığıyla satırlar işgaline devam edecektim. Tek sebep bir şarkı. Ne Chopin, Beethoven, Mozart, Bach, Lizst; ne de caz, blues, ya da ciddi sözlere sahip bir şarkı. Muhtemelen şarkıyı yazan ve besteleyenler bile bu kadar derinlemesine düşünmemiştir. Beş yıl sonra şarkıyı dinlersem, büyük bir ihtinmalle, çok farklı şeyler yazacağım –umarım.

Sonuç mu? Lütfen basit bir “Sleeping Satellite” deyip de geçmeyin sakın. “Basit bir pop şarkısı”, bazen çok “derin” düşüncelerimizi açığa çıkarma yolunda iyi bir araç olabilir...


Kaynakça:

John Fiske. Postmodernizm ve Televizyon. Çev. Nilgün Gürkan. der. Süleyman İrvan. Medya, Kültür, Siyaset. Ankara: Alp Yayınevi, s. 29-57

9 Kasım 2007 Cuma

Song of the day

Tasmin Archer - Sleeping Satellite

One of my all time pop favourites. Magnificent melody, lyrics, and voice of Tasmin Archer.. Recommended for anyone who hasn't listened (if there is any possibility).

8 Kasım 2007 Perşembe

II
2. gün

Ne kadar ilginç değil mi? Daha yazar olmadan, neden yazdığımı açıklayarak başladım günlüğüme. Aslında belki de başlangıç olarak yazı nedir? Yazının hayatımızdaki yeri ve önemi üzerine biraz düşünmek sanki daha iyi olurdu gibi geliyor, siz ne dersiniz? Ama ne yapalım? Yaptık bir kere. Benimkisi biraz tersten başa bir gidiş oldu gibi. Devrik ve düşük cümleler bunu kanıtlamıyor mu? Başka bir biçimde ifade etmek gerekirse: ne baştan sona, ne sondan başa; tamamen kaotik, karmakarışık, iç-içe geçmiş bir tuhaf ağlar sinsinesi benimkisi. Veya ben öyle olduğunu sanmakla avutuyorum kendimi...

31 Ekim 2007 Çarşamba

Yazar Olmak İsteyen Bir Gencin Günlüğü

I
1. gün


Yazı yazmayı ne kadar da özlemişim! Sanki Sait Faik oldum da, yazmadan duramıyorum! Sait Faik’in “S” harfi bile olmadığımın, çok şükür, farkındayım. Ama ilginç olan, neredeyse hiçbirşey yayımlamamış birisi olmama ve doğru dürüst hiçbirşey yazmamama rağmen; sanki ‘yazı’ olmayınca hayat sürmüyormuş gibi hissetmem. Daha doğrusu, sanki ‘yazmayınca, hayat damarlarımdan birisi kopuyor!’ Duyan da bütün gün okuyup-yazdığımı sanır ya, hadi neyse...

Aslında, kalem-kâğıt elime geçip de “yazma çabası” içine “girince” daha da fark ettim, nedendir bilinmez ama, 21. yy’ın ilk 7 yılını geride bıraktığımız bugün bile, bilgisayarda yazmak gibi bir kolaylık – hem zaman açısından, hem de yazının okunaklı olması açısından – varken, bana “ilha veren” yegâne şey, boş bir kâğıt ve bir kalem hâlâ. Uzun zamandır boşlamıştım eski dostlarımı. Hani eski bir söz vardır ya: “Eski dosttan düşman olmaz!” Bilirim; ben ne yaparsam yapayım, onlar bana asla küsmez, darılmaz... Ve aradan yıllar geçse bile, onlara sığındığım ilk dakikadan itibaren, soğuk bir kış gecesi de olsa, bir çay, kahve, ya da ne bileyim, sıcak bir içecek eşliğinde beynimin içinde olan fakat benim dahi haberdar olmadığım, adına ne diyeceğimi benim dahi kestiremediğim –düşünçe? Duygu? Bilinçaltındaki güdüler? – o şeyler, anında “açığa çıkacaktır.” Bundan en ufak bir şüphem yok. İster olsun âşk, ister olmasın. Yüzüme gülümseyen bir ışık olsa da olmasa da... En karamsar anımda bile olsam yazı içime bır ışık gibi dolup, mutlu eder beni. Hani Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanında ‘kitaptan fışkıran ışık’ vardı, benim için de üç aşağı-beş yukarı yazı öyle birşey.. Yazma konusunda bu kadar yeteneksiz birisinin ille de yazar olma isteği şaşırtıcı gelebilir. Ama bilirsiniz, herkesin bir tuhaf huyu vardır. Benimkisi yazıyı, yazı yazmayı sevmek. Tıpkı Aziz Nesin’in “Tülsü’yü Sevmek” adlı öyküsündeki gibi. Tülsü’yü sevmek belki de âşkların en güzeli, en katıksızı... Karşılıksız, hiçbirşey beklemeden sevmek... Sadece sevmek var, bir beklenti olmadan. Yazı ile benim “ilişkim” de aynen buna benziyor: Ben onu seviyorum, hem de çok. Onsuz olamıyorum. Ancak, bu kesinlikle şu değil: Ben yazmayı çok seviyorum ve çok (ve iyi) yazıyorum. Yoo... Daha düzgün bir biçimde ifade etmek gerekirse: Ben yazı yazmayı seviyorum, herhangi bir karşılık beklemeden. Sığınacak başka bir liman olmadığı zamanlarda, biliyorum, sığınabileceğim, güvenli bir barınak yazı. Yıllarca birlikte onunla “birlikte” olmasam da, günün sonunda, ona döndüğümde bana surat asmayacak, bunu biliyorum. Aksine, yaşadığım tecrübeler beynimde yer ettikçe, ona sığındığım zaman, adına “üretkenlik” dediğimiz ve ne olduğunu hâlâ daha tam olarak kestiremediğimiz o şey olarak “samimiyetle kucaklıyor” beni yazı... Anlayacağınız; yazı yazmayı çok sevmeme rağmen, çok yazamıyorum! Belki cesaretim yok yazmaya, belki de söyleyebileceğim bir söz.. Ya da, şimdi adını hatırlayamadığım bir yazarım (kimbilir? Victor Hugo? Ezra Pound? Lawrence Durrell?) dediği gibi, “paylaşabilecek birşeyim yok benim.” Ne de olsa, Ali Kırca’nın dediği gibi, “hayatı paylaşmak için...” yazmıyor mu yazarların çoğu? Nasıl bu kadar ukala olabiliyorum ki? Yazarlar, lütfen kusuruma bakmayın; neticede ben bir yazar değilim. Yaptığım, yaptığım, yapmaya çalıştığım, sadece fikir yürütmek. Bana öyle geliyor ki, yazmakla yapılan, yapılmaya çalışılan (en azından –herhalde– ben bir yazar olabilseydim öyle yapardım büyük ihtimalle), “hayat paylaşmak” değilde nedir? Orhan Kemal’in ödediği dolmuş parasının üstünü şoförden isteyip istememek arasında gidip-gelen kahramanı hayatı bizle paylaşmıyor mu? Hayatın ta kendisi: Ne eksik, ne de fazla... Ya da Prakash Kona’nın “If there is a God above –Eğer Yukarıda Tanrı Varsa” şiirinde dediği gibi, nasıl açıklayabiliriz İsrail’in Filistin’de yaptığı vahşeti? ABD’nin tün dünyayı işgal girişimlerini. Roma İmparatorluğu’nun “yeniden diriltilmesi” çabalarını.... Pangea’ya yeniden dönüş çabasını... Tüm bu yazılıp çiziilenler, Komünist Manifesto, Sofi’nin Dünyası, Komplo Teorileri, Kantolar, Çorak Ülke, Ulyssess, Dar Zaman, Memleketimden İnsan Manzaraları, Garip, Sıfır Zaman, Rehber, Doğmamış Kristofer, Gülün Adı v.s. Listeyi uzatmak tabii ki mümkün. Hatta sadece bu liste için rahatlıkla dünyadaki en büyük kütüphaneyi dolduracak kadar cilt “kitaplar kitabı” yazılabilir.

Kıssadan hisse, olayın bir boyutu da bu galiba. Nasıl da kesin (!) bir biçimde ifade ediyorum herşeyi, farkındasınız değil mi? Nasıl olur da bu kadar rahat bir genelleme yapabilirim ki? Kuşkusuz, cehaletimden, cahilliğimden dolayı olsa gerek. Bilgi sahibi olmuş olsaydım, biraz bile, böyle kesin ifadeler kullanmazdım belki de. Ama cehalet dedikleri şeyden olsa gerek. Bakın, cehalet dediğim şeyin ne olduğunu bilmeden, yine kesin bir tanım yaptım! Bravo bana !!!

Sanırım lâfı çok uzattım. Demek istediğim aslında şu idi: Yazı yazmak, syrek de olsa, benim için bir yaşam biçimidir... Amma lâf ha? Ben neymişim demekten kendimi alamadım bu satırlardan sonra.. Komik de duyulsa gerçek bu.. Yazı yazmadan, herhalde, yaşayamazdım. Yazı yazmamdaki temel amaç aslında ‘birşeyleri paylaşmak’ isteği. Bu ‘birşey(ler)in ne olduğunu ben de bilmiyorum –bu konuda beynim, bilinçaltım bana gayet başarılı bir oyun oynuyor. Bildiğim şeyse şu: Yazdıklarımı kimselerle paylaşmasan da (“akademik” olanlar dışında), aslında içten içe ‘keşke başkaları okusa da, beğenseler’ demişimdir hep. Yani, yazmaktaki temel amacım belki de düşünce ve duygularımı paylaşma arzusu, her ne kadar duygu ve düşüncelerim dediğim şeyler tamamen benim değilseler de, çünkü hatırlayacaksanız Roland Barthes “yazarı öldürmştü”! Nedendir bilinmezi “kendi düşünce ve duygularımı” ancak yazıyla ifade edebileceğim gibi tuhaf bir düşüncem var, ta çocukluktan beri. Sözlü olarak ifade edemediğim birçok şeyi yazıyla ifade edebiliyorum gibi geliyor bana. Bu da yazın dediğimiz şeye olan sevgimi artırıyor. Ancak, kulağa tuhaf da gelse, şöyle söylememde bir sakınca yok. Yazı yazmayı seviyorum. Sevgi adına, ‘paylaşmak’ adına. Sevdiğimle, sevdiklerimle ya da hayatım boyunca hiçbir zaman tanı(ya)mayacağım insanlara iki satırla da olsa ulaşabilme şansına ancak yazıyla ulaşabilirmişim gibi geliyor. Derrida ne kadar da sözü yazıdan üstün kılmaya çalışsa da (şimdiye kadar ben öyle anladım), ben yazının üstünlüğüne inananlardanım. Hani “bizim buralarda” bir söz vardır derler ya, o dediklerinden: “Söz uçar yazı kalır.” Belki de tün gayretim bu: Kendimden sonrakilere, ya da yaşadığım dönemde “normal” biçimde ulaşamayacağım insanlara “ulaşabilme” ihitmali. Ölümsüzlük olmasa da, daha uzun yaşama isteği bir nevi. Kesinlikle fiziksel olarak değil uzun yaşama fikri; aksine düşünsel olarak. Aristoteles öleli bin yılı çoktan geçti ancak hâlâ onun Poetika’sından ya da Kategoriler’inden bahsedebiliyoruz. Ya da Gramsci toprağa karışalı çok olmuş olsa bile, bugün hâlâ onun bize “armağan ettiği” hegemonya kavramından faydalanmaktayız. Veya bir Dostoyevski, Çehov, Ezra Pound, Italo Calvino; ne kadar eleştirilse de Orham Pamuk, Necip Mahfuz, Ali Şariati, Rosa Luxemburg, Orhan Kemal, Orhan Veli, Memet Fuat, Nazım Hikmet... Tüm bu isimler yazdıklarıyla ömürlerini uzatmadılar mı? Jean-Paul Sartre fiziksel anlamda ölmüş olabilir ancak birçok insan onun yazdıklarıyla onu yaşatmıyor mu?

Benzer bir yaklaşım, diğer sanat dallarında da mümkün tabii: Bir Marlon Brando örneğin. Oynamış olduğu filmlerle “kâlplerimizde yaşayacak” Brando. Film konusunda yeteneksizliğimin ötesinde maddi olarak da ciddi sorunlar yaşayacağımı ta başından bildiğimden olsa gerek, o alana girme teşebbüsünde hiç bulunmadım. Tabii bu şu demek değil: Maddi sorunlar yüzünden sinema veya film alanıyla ilgilenmedim. Aksine, yeteneksizliğim bunda büyük rol oynadı. Halbuki yazı öyle mi? Bir kâğıt, bir kalem yeterli yazmak için. Ne çok paraya ihtiyacınız var, ne de yeteneğe – tabii yazı işini sadece kendi kendinize yapmak eğilimindeyseniz, aksi takdirde yetenek ve bilgi sahibi olmak elbet önemli yazın alanında da.

Örneğin, benim gibi yeteneksiz bir “yazar” aday adayıysanız, en kötü ihtimalle yazdıklarınız ölene dek sizinle (bir çekmecede ya da rafta) kalır, sonra siz ölünce size değer veren insanlar onu sanki çok da önemli birşeymiş gibi muhafaza ederler. Belki içlerinden birkaçı, yazdıklarınızı okuyup size hak verir veya söver. Yani kısacası pek birşeyi değiştiremezsiniz: Olsa olsa, sizden sonra gelen (ya da sizinle beraber olan ama sizden daha uzun yaşayan) birisi/birilerine “ulaşırsınız.” Bu bile, ömrümüzü uzatmak değilde nedir?

Belki de tüm bu sebeplerden –tamamen bencillikten yani– ötürü yazı yazmayı seviyorum. Belki de ben yazı yazmaya değil, kendi kendimi kanıtlamaya âşığım, kimbilir? Belki başka yazarlar (gerçek yazarlar) da öyledir? Sebebi/sebepleri ne olursa olsun, bildiğim kesin olan birşey var: Yazı yazmayı yazar olmasam da seviyorum ve bu yazma sevdası, umarım, ömrümün son gününe dek bana refakat eder. Sizin de böyle bir sevginiz, sevgiliniz yok mudur? Eminim vardır...
Her yapıt okuyucusu tarafından yeniden yazılır; okuyucu kendi kültüründen, tarihinden, yani yapıtın dışındaki bir söylemden gelen ve kendisinin doğrudan sorumlu olmadığı yeni bir yorumlama biçimini yapıta uygular; her anlamda işi iki söylemin karşılaşması, yani bir diyalogdur.

Tzvetan Todorov - "Önsöz", Poetikaya Giriş

19 Ekim 2007 Cuma

A.

Gökteki yıldızdan üşüyüp,
Senin sıcaklığınla ısındım.
Gündüzün karanlığında içimi
Senin ışığınla aydınlattım.
Mutlu olmak demek, ürküntü duymadan kendinin farkına varabilmektir.

Walter Benjamin – Tek Yön

17 Ekim 2007 Çarşamba

Zaaflar, onları bildiğimiz andan itibaren bize zarar veremezler artık.
[29]

Georg Christoph Lichtenberg - Aforizmalar

16 Ekim 2007 Salı

Yaşam küçük yalnızlık darbelerinden oluşur.

Roland Gérard Barthes - Camera Lucida

18 Eylül 2007 Salı

Yazı(lar) – Ya / zılar – Yaz / ı / lar -- Yazı Parçaları


I

Yazı(lar)

Ya / zılar

Ya/zı-lar

Yaz
sınlar

Yazı

Yazın

Ya
zın

Yazı

Yaz
(Yazsın)

II

Yazı... Niye yazılır? Nereye yazılır? N’apılır? Bir “eylem”midir yazı? yoksa biçim mi? Niye yazar “insanoğlu”? Geride “kalıcı” birşey(ler) bırakma kaygısı yüzünden mi? Peki yazı yazınca “baki kalan bu kubbede hoş bir seda” kalır mı?

III
Bu yazının – yazı parçalarının – birinci kısmı için “hiç de orijinal değil” diye boşuna düşünmeyin. Kendimce “aklıma ne gelirse” yazma “eylemi”ni gerçekleştirmek amacıyla yapılan bir “deney” benimkisi. Hani “bilinçakışı” yönteminin uyguladığı biçim. Deneyin sonucu mu? Biraz Özdemir Asaf, biraz Oruç Arıoba, biraz Behçet Necatigil... Sanırım onların yazdıklarının birer kopyasından başka birşey değil ilk kısım. Daha doğrusu, onların tarzlarının kötü bir kopyası... Zaten yazı dediğimiz şey kopya değil de nedir? Ne oldu? Katılmıyorsun galiba sevgili okur! Fikir senin... ister katıl, ister katılma tabiî...

IV

Hititler ne diye binlerce tablete yazdılar ki? Sakın ola binlerce yıl sonra birisi bulup onları oku(ya)mayıp anlamasın!?

V

Cevat Çapan’ın “Taş Kitap”ına n’oldu? Ağırlıktan taşıyamıyor muyuz artık? Yoksa, ne taş baskısı kaldı artık, ne “taş kitap”lar? Ne de olsa çağımız “bilgi çağı”! Herkes “bilgi deposu” artık! Bakın bana, bu saçma sapan yazıya! Ben, “bilgi deposu” olmuş halimle ahkâm kesiyorum. Nasıl mı? Bu dergide “var olan” yazımla. Hani ‘ölmüştü yazar’? O zaman, hangi hakla ben varım diyebiliyorum ki? Varlık, ne zamandan beri zamana endeksli? Heidegger neyi anlatıyor ki? Yüzyıllardır süregelen “büyük anlatı”yı mı yoksa... Hani Levinas bu varlıkbilimi “egoloji” olarak tanımlıyordu? Peki tüm bunların Filistin Sorunu ile olan ilgisi ne? Hepimiz Filistinliysek neden hâlâ Ortadoğu’da insanlar ölüyor? Biz –bizzat bu satırların yazarı da dahil– son model araba(lar) peşinde koşarken, sabah McDonald’s a sövüp akşama bir dostuyla Starbucks’a gitme plânları yapmaktayken, değil iğne çuvaldız, atomaltı parçacıkları dahi batırsak yüreğimize, görürüz hayatın ta kendisinin ne denli gerçek olduğunu... Ve açıklayabilmek için derdimizi, kiminiz konuşur, kiminiz yazar -- yaz/ar (ya/zar).

VI

Kim “Bile/Yazdı”?

VII
Tüm bu çelişkiler ağı olan yaşam, Deleuze’ün şizofrenik olarak nitelediği şeyin tam kendisi değil miydi?

7 Eylül 2007 Cuma

Edmund Husserl on Science and Phenomenology

‘A philosophy that states only what a person experiences matters, not the science of sensory input nor the philosophies of the past. Science proves that senses "lie" to the mind, but the lie is still "reality" to the individual. What matters is what we think weexperience, not what science might "prove" we experience. Existentialism grew from phenomenology; usually the two are studied together. That is why science is excluded from phenomenology -- it cannot determine what someone experiences; science is limited to what inputs are recognized, not how they are interpreted.


You and I watch a movie. Science can explain the movie: light through film, reflecting on a screen, then filtered by cones and rods in our eyes. Science cannot explain what the movie means or what emotions it triggers in us. So, we ignore the science, which adds nothing to understanding the movie as an event. We also ignore past philosophies, which might not apply to the movie's viewers.


Left only with the film and two people, we have to ask each person what the movie meant to them as individuals. We are then forced to accept that what they say it meant might not be honest. That's existentialism and phenomenology in a nutshell -- what you and I experience is never the same, even if science says the event is one thing and one thing only’.


- Edmund Husserl, The Crisis of European Sciences

13 Ağustos 2007 Pazartesi

Önce Öldür, Sonra Yücelt!


Her geçen gün nereye varacağını bilmeden yaşamak durumunda olduğumuz tüketim çağında, sürpriz diye birşeyden söz etmek de sözkonusu değil artık. Nereden mi bahsediyorum? Tüketim çılgınlığından... Beğensek de beğenmesek de bir parçası olduğumuz bir gerçek tüketim çılgınlığı. Karşı durmamız, ne yazık ki, pek de bir işe yaramıyor birey bazında. Ancak, toplu bir başkaldırı olursa eğer, bir işe yarar ya, hepimizin içine böylesine işleyen birşeyden kurtulmak ne kadar mümküm?

Tüketme olgusu öyle bir mecburiyet ki, onsuz olmuyor, yaşayamıyoruz sanki. Olmaz! İlle de tüketmemiz lazım! Bizim düşüncemize karşı olsun olmasın, önemli değil; tüketildiği sürece herşey hoş! Ne de olsa, asıl düşünce tüketim.

Aslen bir komünist olan ve hayatını bu uğurda kaybeden Ernesto Che Guevara’nın ticarileşmesi bunun güzel bir örneği. Yaşadığı sürece bir baş belası olarak görülen Che Guevara bugün bir marka! Yani, önce baş düşmanını öldüreceksin, ardından onu yeniden diriltip, metalaştıracak, satacak, tüketildikçe yerini daha da sağlamlaştıracaksın. Che Guevara tişörtleri, posterleri, kokartları ve bilumun Che ürünleri buna güzel bir örnek. Kimimiz kim olduğunu, düşüncelerini özümsediğimiz için, kimimizse, kim olduğunu doğru dürüst bilmeden, sırf moda olduğu için etrafta Che tişörtü satın alıp, odamıza posterini asıyoruz. Tabii ki olayı bu kadar basite indirgemek doğru değil, bunun farkındayım. Yani, her Che tişörtü giyen bilinçsizce giymiyor onu, aksine gerçek anlamda düzeni protesto etmek maksadıyla giyiyor da olabilir ancak, bu, günün sonunda, istemeden de olsa, var olan durumun (hegemonik yapının) kendisini yeniden üretmesine katkıda bulunmaktan öteye geçemiyor.

Bir başka örnek vermek gerekirse... Yıkılan Sovyetler Birliği de tıpkı Che Guevara gibi: Sovyetler Birliği tehlikesi ortadan kalktığına emin olunduktan sonra üzerinde Rusça Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (CCCP) yazılı tişört, svetşört, eşortmanlar yok satmaya başladı. Son zamanların popüler gruplarından olan Black Eyed Peas’in “Don’t Lie” şarkısında kırmızı beyaz CCCP tişörtü giyen bir eleman verdiği “mesaj” tam da bu anlayışın bir ürünü değil de nedir? Bundan 25 yıl önce ABD gibi bir ülkede, popüler kültüre mâl olmuş bir grubun alenen üzerinde CCCP yazılı bir tişört giymesine ne kadar rastladık? Başka bir değişle, kaç tane pop grubu (burada pop kelimesini popüler anlamında kullanıyorum) üzerinde Che veya CCCP baskılı tişört giymekteydi ki? “15 yıl sonra yeniden: Countdown to Extinction albümünün düşündürdükleri – parçalı notlar” yazısında da belirttiğim gibi, kapitalizmin kendisine karşı olan herşeyi zaman içerisinde yutmasının bir başka örneği Che Guevara veya CCCP tişörtleri..

Uzun lâfın kısası: Gündelik hayatta tüketim öylesine bir hâl aldı ki, tükettiğimiz bir ürünü “gerçek” anlamda ne ifade ettiğinin farkında bile olmadan tüketiyoruz. Veya, bir zamanlar “sistem karşıtı” olan kişi, kurum ya da düşünce(ler) zamanla sistem tarafından yutulduktan sonra metalaşıp, bize sunuluyor. Hatta, onu da geçin, bir zamanlar adını anmanız “tehlikeli” olabilecek o şey, ki her neyse, tüketmeniz için size allanıp-pullanıyor! Sonuç mu? Buyrun size sistemle uyuşmuş, içi boşaltılmış, hiçbir anlamı olmayan CCCP, bir zamanlar tehlike olan ancak şu an bir ikondan başka birşey olmayan Che Guevara... Seçim hepimizin!

4 Ağustos 2007 Cumartesi

Letters to A.

Liebe A.,

Finally, I think I will be able to do it! What do I mean by that you may ask… Actually, I wrote many letters to you but somehow, I don’t know why, couldn’t be able to send them. At the end, here I am, trying to write a letter to you. You may ask why I wrote to you first in German and then switched to English. Honestly speaking, I must admit that I don’t know why I act like that. You know me for ages, right? And my interest about learning different languages: I really don’t know why I’m so obsessed with learning different languages and mix them while speaking -- same as Salvatore in The Name of the Rose? However, unfortunately, you are very well aware the fact that I know none of them, including the language that I’m trying to write this letter right now –which is English.

You know that I supposed to read and study many things and think about these things but I do nothing, you know. I’m reading Michel Foucault these days. A very good friend of mine has gave to me one of his books, entitled Die Heteropien, Der utopische Körper (The Heteropias, The Utopic Body), as a present. The beginning of the book fascinated me so much although my German is very poor. In the beginning of Die Heteropien Foucault says, “Es gibt also Länder ohne Ort und Geschichten ohne Chronologie. Es gibt Städte, Planeten, Kontinente, Universen, die man auf keiner Karte und auch nirgendwo am Himmel finden könnte, und swar einfach deshalb, weil sie keinem Raum angehören” (p. 9). Interesting ha? I mean, “there is place without land and history without chronology...” I’m not sure whether I translated it correctly with my very poor German but it made me think so much about the current situation. What do I mean by ‘current situation’? It reminded me Baudrillard’s Simulacra and Simulations you know. The distinction between reality and fantasy seems blurring day by day, thanks to the developments of virtual reality and cyberspace. Maybe Baudrillard was right when he argued that ‘we are living in a hyperreal world’. A world that connected through fibre optics and depends on the very significant thing that we structured our whole “civilisation.” You know what I’m talking about… I mean, Baurdrillard might true when he claimed that ‘there is no originality anymore.’ What we witness these days actually proves him, right? As we live in cyberspace more and more, our lives becomes a Life on the Screen as Sherry Turkle argues. On the one hand, we have something; however, on the other hand, we cannot be sure whether what we “see” in cyberspace “really” exists or not. It is a total hyperreal situation. Merci beaucoup Baudrillard! Without you, it would be very hard for us to find out what’s happening. Or shall put it in Lyotard’s term: “Is it happening?”

I think you fed up with all of these, right? But, what can I say? That’s me! Although, in the beginning of the mail, I thought I could talk about what I have done these days, but you know that when it comes to writing I “discover” another side of myself. Same as The Dark Side of the Moon. What a wonderful album ha? Do you remember that we used to listen Pink Floyd together? While we listened, we used to think how they could be able to create these things.

Anyway… how is your life? Tell me more about you so that I would not write all these nonsense in my next letter, OK? I have to go now so I’m keeping today’s letter short. Take good care and hope to hear from you soon.


Best regards,
Hüzün ya da Kelimelerin Yetersiz Kalışı

II


Kelimelerin kifayetsiz olmasının hiçbir zaman son bulmayacağını, neticede, dil denilen yapıya, kalıplara sahip olduğumuz noktasında bitirmiştik ilk yazıyı. Şimdi, bu varsayımı biraz geliştirelim...

Bir resim düşünün. Değişik aktörlerin rol aldığı. İçinde bir araba, iki kedi, bir anayol bulunsun. Bu anayol, hafif yokuşlu bir yol olsun. Resmi daha detaylandırırsak; hızla ilerleyen bir araba ve bu arada gecenin karanlığında yolda karşıdan karşıya geçmekte olan bir kedi (kedinin renginin ne olduğu sorusu tamamen size kalmış). Kedilerden birisi karşıdan karşıya geçmek üzere yola atılmışken, diğeri olan biteni anlama amacıyla seyrediyor diğerini. Aynı anda, hızla yolda ilerlemekte olan (ve hafif yokuşu tırmanan) aracımız karşıdan karşıya geçmekte olan kediyi ya görüyor ve gaza basmaya devam ediyor veya kediyi görmeyip yoluna koyuluyor. Sonuç hazin: Karşıdan karşıya geçmekte olan kedi oracıkta, anında ölüyor. Ne olduğunu anlayana dek yolun ortasında cansız bedeniyle yatan kediyi, ta ilk başta olan biteni anlamaya çalışan diğer kedi izliyor. Bu arada, resme bir başka kişi daha katılıyor: O an aynı yoldan geçip evine doğru gitmekte olan birisi tüm bu anlatılanları dışarıdan bir sinema filmi görür gibi seyrediyor ne yazık ki. Çünkü o olayın ne olduğunu anladığında zaten herşey çoktan olup bitmiş, kedilerden birisi yolun ortasında cansız bedeniyle yatıp dururken, diğeri tıpkı bir insan gibi, cansız halde orada yatan kediyi seyrediyor uzun uzadıya.

Kötü bir resim çizdiğimin farkındayım. İlk olarak herkesten, bu kötü resim için özür dilerim. Ne de olsa, kimsenin başkalarının içini böylesine karartma hakkı yok. Yok ama, anlatmak istediğim şeyi anlatabilmek açısından vermek istedim o örneği. Aslında behsetmek istediğim şey basit: Kelimelerin yetersizliği. Hele hele, hüzün gibi bir duygu karşısında hangi kelime yeterli olabilir ki? Tabii ki, konu ‘hangi kelime yeterli olabilir ki?’ diye genişletilebilir ancak bu şu an üzerinde durmaya çalıştığım konuya bağlı olsa da onu aşan birşey.

Konumuza dönecek olursak, ölü kediyi umutsuzca seyreden kedinin halini hangi kelime ifade edebilir sizce? Acı, hüzün, keder? Sözlüğe göre “elimizdekini veya umutlarımızı yok eden olayların verdiği ruh tedirginliği”ne acı diyoruz. Zavallı kedicikleri ele alırsak, acaba karşıdan karşıya geçmekte iken ölen kediyi seyretmekten başka birşey yapamayan diğer kedinin hissettiği duyguları acı sözcüğü ne kadar karşılayabiliyor? Peki ya hüzün? Sözlüğe göre o da “iç kapanıklığı, gönül üzgünlüğü” demek. Hangimiz ifade edebilir ki ‘iç kapanıklığını’?

İç kapanıklığından söz açmışken, aklıma Sabahattin Kudret Aksal’ın “İçe Dönük” adlı şiiri geldi. Şöyle başlıyor Aksal şiirine.


İçe dönük mahalle
Kilitlenmiş kutular
Bak da yağmuru kokla
Sonra delinmiş gökler
*

Haksız mı şair? Hangimizin içinde “kilitlenmiş kutular” yok ki? Ve yine bu “içe dönük mahalle”yi hangi söz ya da sözcükler ifade edebilir? Sözcüklerin ifadesiz kalmalarına taktım, haklısınız. Ama ne yapabilirim? Günlük hayatta kullandığım, kullanmaya çalıştığım kelimelerin olayları açıklamama yetersiz kalışı beni bu noktaya getirdi.

Tekrar kedilerin yaşadığı trajediye dönecek olursak... Ne “acı”, ne “hüzün”, ne de “keder”, cansız bedeni yolda yatmakta bulunan kediyi seyreden kedinin ruh halini açıklayabilir.

Belki de en iyisi şiir okumak! Şiirde bulmak teselliyi... Başka bir değişle, şiirle anlatmaya, anlamaya çalışmak hüznü... Tıpkı “Geçmiş Zaman Duygulanımları” şiirlerinde Sabahattin Kudret Aksal’ın dediği gibi.


Akşamlar vardı silme hüzün
Gölgeler lambaları yakar
Kapanan kepengi gündüzün
Sokağımız erguvan kokar

Çekilir odalara kızlar
Yataklara düşerler tenha
Yalnızlık orada kol gezer
Bir mermi sürülür silaha

Masaldır gece (ah) o masal
Bahçede kirazlar ve dutlar
Üstümüzden geçerler usul
El fenerleriyle bulutlar.
**

* Sabahattin Kudret Aksal. Batık Kent: Son Şiirleri – Bütün Eserleri. İstanbul, YKY, 1993, s. 41.
** Sabahattin Kudret Aksal. Batık Kent: Son Şiirleri – Bütün Eserleri. İstanbul, YKY, 1993, s. 53.

2 Ağustos 2007 Perşembe

Hüzün ya da Kelimelerin Yetersiz Kalışı

I



Kim söylemiş bilemiyorum ama sanırım doğruluk payı var, en azından benim için. Nereden mi bahsediyorum? Tabii ki adına hüzün dediğimiz o duygudan. Nasıl ifade edebileceğim hakkında, dürüst olayım, en ufak bir fikrim yok. Öyleyse ne diye hüzünden bahsetme haddini buluyorum ki kendimde? İçtenlikle söylemek gerekirse, hüzün kelimesini hangi insan görse, ne denmek istediğini üç aşağı beş yukarı anlar. Hüzün kelimesi herkes için aynı anlamı, duyguyu mu simgeliyor? Kesinlikle hayır. Yani, demek istediğim o değil. Her insan için hüzün kelimesi belli bir ortak payda ifade etse de sonunda her insanın hüznü kendi içsel dinamikleri tarafından belirlenmiyor mu? Bu da, bizzat bu satırları, ‘herkesin hüznü başkadır’ gibi başlangıç noktasından uzak bir noktaya sürüklemiyor mu? Cevabım yine hayır… Başta belirttiğim gibi, kime hüzün desem az da olsa anlar ne demek istediğimi. Yoksa yanılıyor muyum?

Hangimiz hüzünlenmemiştir ki hayatı boyunca. Başka bir değişle, hangimiz hüzün dediğimiz duyguyu yaşamamıştır ki? Peki, sizin hüznünüzle benim hüznüm aynı mı? Kim iddia edebilir ki bunu? Hüzünometre diye bir ölçüm cihazı olmadığına göre – veya öyle birşey olsa da, sizin hüznünüz benim hüznümden kaç ölçek fazla olabilir ki? – nasıl anlayacağız aynı şeyden bahsettiğimizi hüzün dediğim zaman ben? Sorunun sonundaki “ben” sizi şaşırtmasın, devrik cümle kurulumu bizzat bu satırların yazarı tarafından istenerek yapılmıştır..

Hüznü ölçen herhangi bir nesneye veya ölçeğe sahip olmadığımıza göre, ne gereği var bu kadar satır işgal etmenin diye düşünebilirsiniz. Kısmen haklısınız da… Belki de hiç gereği yok hüzünden bahsetmeme. ‘Nasıl olsa herkes anlıyor veya herkes kendi anladığıyla yetinebiliyor, önemli olan da bu’ diyebilirsiniz. Hüzün hakkında bir yazı yazmamın sebebi basit aslında: Hüzünlüyüm. Son derece bencilce bir tutum kabul edilebilir bu, fakat hangi yazar kendini anlatmamıştır ki? Geçtiğimiz günlerde vefat eden Attila İlhan, bir yerde (neresi olduğunu şimdi hatırlamıyorum) birkaç romanı olduğunu ancak bunları hiçbir zaman yayımlamayı düşünmediğini, sebep olarak da her yazarın ilk dönem yapıtlarında kendisinden birşeyler bulunduğunu belirtmişti. O zaman ‘bu yazı şu satırları yazan kişinin ilk dönem yapıtlarına bir örnektir’ şeklinde bir yargı çok da yanlış sayılmasa da, önemli olan yazarın ilk dönemde kendisinden son dönemde başkalarından bahsetmesi değil. Her yazar, öyle veya böyle, maskelese de maskelemese de, karnavallar içinde de olsa, kendisinden, kendi hayatından, etrafından, duyduğu veya oradan buradan aşırdığı hikayelerden faydalanarak oluşturmaz mı yapıtlarını? Hüzünle başlayıp yazarın yazma eylemine geçtik birden. “Daldan dala”…Zaten hayatın kendisi bir daldan öbür dala geçmiyor mu? Neden sohbet ederken bir konudan diğer konuya atlamak “tutarsızlık” olarak düşünülmüyor da, konu yazı yazmağa gelince bir konudan diğerine, deyim yerindeyse “hoppadak” atlamak o yazarı “tutarsız” kılabiliyor?

Evet, yazıya hüzünden bahsederek başladım fakat sonra hüzün konusu birden dallanıp budaklandı, başka bir alana sıçradı. Bunun en önemli sebebi, bana kalırsa, yazı yazma eyleminin “yumrulu” yapısıdır. İlle de modellememiz gerekirse, bir ağaç yerine bir patatesi örnek gösterebiliriz yazı yazmadan söz ederken. Deleuze ve Guattari’nin rizom dedikleri şey de bu değil mi zaten?

Tekrar hüzne dönecek olursak… Bazen anlatmaya çalıştığımız şeyler o kadar engindir ki, bir kelime asla karşılamaz ne anlamı ifade ettiğini. Aranızdan bazıları, hangi kelime bahsettiği kavramı karşılıyor? diye sorabilir. ‘Bir kelime olsa olsa ne anlama gelmediğini anlatır’ cümlesi kendi içerisinde bir çelişki midir? Peki o zaman, ne gerek var tüm bu yazdığımız yazılara? Konuşmayalım, yazmayalım en iyisi diyecek gibi mi oldunuz yoksa? Belki de haklısınız. Kimbilir, bu bahsettiğimiz kavramlar materyal olmadıklarından tam anlamıyla ifade edilemezler dese birisi, haklı mıdır sizce? Peki “demir” kelimesi bahsedilen materyali tam olarak anlatabiliyor mu? Yoksa, Orhan Veli’nin dediği gibi, siz de


Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce
.*


diyenlerden misiniz?

Kendimizi ifade etme sürecinde dil denilen yapıya, kalıp(lara) sahip olduğumuz sürece kelimeler hep kifayetsiz kalacak sanırım, “bu dert” ne olursa olsun.

* Orhan Veli Kanık. Bütün Şiirleri. İstanbul: Adam Yayınları, 1994, s. 55.

25 Temmuz 2007 Çarşamba

15 yıl sonra yeniden: Countdown to Extinction albümünün düşündürdükleri – parçalı notlar

(90’lı yıllar trash metali hakkında dağınık birkaç not)

II

1989’da Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra bir süre ne yapacağını şaşıran bir yapı oluştu sanki trash metal dediğimiz türde. O dönemlerin yine en popüler grupları “şaşırtıcı” kararlar alıp popülerleşme dediğimiz olguya yeni bir boyut kazandırma adına – kendilerini daha popüler yapma çalışmaları desek herhalde çok da yanlış olmaz – daha “büyük” işlere giriştiler. Megadeth’in Youthanasia* adlı albümü sanırım bu konudaki son bayrak olarak adlandırılabilir. Ondan hemen sonra çıkan ve tarihlerinde ilk olarak Metallica’yı takip etmeden çıkarmış oldukları albüm olan Cryptic Writings kanımca ne eski sertliği ne de o “eski” Megadeth’i simgeliyordu.

Bu arada... 1990’lı yıllar... Flemming Rasmussen ile yollarını ayıran Metallica yola Bon Jovi grubunun satış rekorları kırmasında önemli katkıları bulunan Bob Rock ile “devam” kararı almış, adına Black Album denen magmun opus’la kendisine “yeni bir sayfa” açmıştı. Sonrasında çıkarılan Load, Metallica değil de piyasaya yeni çıkan bir grup tarafından yapılmış olsaydı belki o yılın en iyi hard-rock albümü olurdu kanımca. Ama Load, basit bir albüm değil, trash metal denen müziğin tıpkı rock müzik gibi endüstri tarafından yutulup sadece adının kaldığını belgeleyen bir başyapıt, milestone.

Metallica daha sonra “yeni dünya düzeni”nin bir parçası olduklarını ispatlayamadıklarını düşündüklerinden olsa gerek, Reload’u çıkardı. Sonuç: trash metalin resmi ölümü!!!

Ancak, bu yazıyı okuyanların büyük bir kısmı büyük bir olasılıkla:

a) zaten trash metal diye birşey hiç olmadı ki
b) Metallica her zaman endüstrinin bir parçasıydı, hiçbir zaman bir eleştirellik içermedi ki;
c) Peki ya Testament’in durumunu nasıl açıklayacaksın o zaman? – “sertleşmeye” bir örnek (Low albümü örneğin) -- Paradise Lost’un durumunu da unutmamak lazım!!! (Host albümü mesela) – “yumuşamaya” bir örnek

diyebilir, ki bu eleştiriler haksız da sayılmaz.

Fakat, konuyu çok dallandırıp budaklasam da, özü şu: kapitalizmin, bir zamanlar “radikal” olan tüm unsurları nasıl olup da zaman içerisinde eritebilen esnek bir sistem olduğu. Ve adına ne denirse densin, müzik ya da diğer sanat dalları (dadaizm örneğin) sistemin en iyi yapıtaşı haline geliyorlar. Rock müzik de öyle değil miydi? Nerede şimdi o eski eleştirel yönü rock müziğin? (Popüler kültürün nasıl işlediğini, rock müzik örneği de dahil daha iyi anlamak için şu makale okunabilir: Tetzlaff, David. “Popular Culture and Social Control in Late Capitalism”. Culture and Power: A Media, Culture & Society Reader. Paddy Scannell et al. London: Sage Publications, 1992.)

Testament’in “sertleşmesi” ile Paradise Lost’un “yumuşaması” ya da new wave gibi yıllardır yaptıkları müzikten bambaşka bir türe yönelmesi ise bunun gibi basit bir yazının haddini fazlasıyla aştığından, belirtilen konulara daha sonra değineceğimi ümit ederek bitiriyorum yazıyı bu seferlik...

* Sadece Megadeth'in Youthanasia albümün isminin değiştirilmesi süreci bile, bu grupların sistem içerisinde nasıl "yutulduğunun" iyi bir göstergesi. Hatırlayacaksınız, albümün ilk ismi Euthanasia -- ki o da Ötenazi kelimesinden gelmekte -- iken plak şirketinin baskıları sonucu Youthanasia oluvermişti.

Quote from Michel Foucault

Es gibt also Länder ohne Ort und Geschichten ohne Chronologie. Es gibt Städte, Planeten, Kontinente, Universen, die man auf keiner Karte und auch nirgendwo am Himmel finden könnte, und zwar einfach deshalb, weil sie keinem Raum angehören. Diese Städte, Kontinenten und Planeten sind naürlich, wie man so sagt, im Kopf der Menschen entstanden oder eigentlich im Zwischenraum zwischen ihren Worten, in den Tiefenschihten ihrer Erzählungen oder auch am ortlosen Ort ihrer Träume, und der Leere ihrer Herzen, kurz gesagt, in den angenehmen Gefilden der Utopien.

Michel Foucault – Die Heterotopien
Köprü Uçmadan Kaçın! Deneme Parçaları[1]

I

Köprü uçmadan kaçın! Zaman değişti artık! Ne öyle eskisi gibi mimar-mühendis kaldı artık, ne de insanların aklı yerinde. Çocukken bize yapıların önemi anlatılırdı. Hatta, insanın geleceğini kurması bina örneğiyle açıklanırdı: Tüm hayatımız yapılar üzerine kurulmuştu.

Şimdi nerde o yapılar? Der-ri-da diye birisi çıktı bir gün, köprünün altına dinamitleri yerleştirip bastı düğmeye. Sonrası mı? İnsanlar çıldırdı o zamandan beri. Peki herşeyin sorumlusu “o” mu? Özne vardı eskiden, o’na n’oldu peki? Nesne’ye yenik mi düştü? Yoksa, “gizli özne” olarak mı sürdürüyor varlığını?


II

Tek boyutlu dünyadan çok boyutlu dünyaya geçtiğini sandığımız hayatlarımız aslında kaç boyutlu? Her bireyin, kendisine gönderilen metni algılayıp farklı yorumlaması, bizlerin çok boyutlu bireyler olduğunu mu kanıtlıyor? Daha başka bir değişle, kaç tanemiz “gönderilen” bir metni kendi çıkarına göre değiştiriyor? Değiştirip, kendi çıkarına kullanmak ne demek? Ben ne demek istiyorum tüm bu sözcüklerle?


III
Harfler ve kelimeler ne işe yarar? Benim şu anda yazdığım yazıyı okuyup anlamanıza mı?


IV

‘Kelimeler rastanlısal’ mıdır?


V

Alış-veriş yaparken hiç dikkat ediyor muyuz, ne alıp ne veriyoruz? Maddi birşey(ler)i “satın alıyoruz” da acaba mânen ne(ler) kaybediyoruz?


[1] Bu yazı, ilk olarak Çirkef mizah dergisinde yayımlanmıştır.
* * *

Erol Mutlu anısına..

Bir kış akşamı
Bahar sabahına dönüşürken...
Ve çatıda kuşlar ötmek için sıra beklerken –

Sabah güneşi girer camdan içeri
İnce çizgiler halinde.

Yataktan kalkar ..

Sırada bekleyen işler var! yapılmayan,
Arkadan gelecek(nesil)lere kaynak sağlayacak.

Sade, sessiz, dumanlı bir ofiste
Sürüp gider okumalar..

Saçlar dağınık -- ne de olsa
“Aynası iştir kişinin, lafına bakılmaz”

Gözlükler kalın,
Sanki yıllar boyu okunan kitaplar girmiş içlerine..

Dedik ya, akşam oldu
Karanlık çöktü Ankara’ya

Mücadele bitti,
Yenisini başlatmak için

Boşluğa, sonsuza,
Ya da herneyse adı

Gitti bir türlü sessiz sedasız..

Ardında gülerek anlattığı
Hovardalık hikayesi

Ve sınıf ayırımının değişmeyen gerçeği...

(10.3.2005, Mağusa)

24 Temmuz 2007 Salı

"Görünenden Fazlası?"

“Görünenden Fazlası”?[1]

Resimler ne anlatır? Peki ya kelimeler? Bir resmin anlatmak istediği birşey olması gerekli mi? Yoksa, çağımızın hastalığı olan “aşırı anlamlandırma”nın bir ürünü mü her resme, kelimeye bir anlam yükleme alışkanlığı?

Öyle olup olmadığına karar verecek merci var mı? Başka bir değişle, tüm bu anlamların “aşırılığını” ya da “anlamsızlığını” belirleyen insan değil mi?

Geçtiğimiz haftalarda güney Lefkoşa’da bulunduğum sırada kahve içerken geldi aklıma bu sorular. Tabiî ki bu ve benzeri soruları ilk defa sormuyordum kendime ya, işin ilginç yanı, gördüklerim beni bu konu üzerinde düşünmeye zorluyordu.

Kafe’de kahvemi yudumlamadan önce, her zamanki gibi, şeker almıştım. Ve yine alışılagelmiş bir biçimde, şekeri kahveme dökmek için tam da kâğıdını yırtmışken gözüme bir çizim ilişti: Kıbrıs’ın belli başlı, tanınmış yerlerinin çizimleriydi bunlar. Çay veya kahveye konmak üzere hazırlanmış olan şekerin kâğıdında böyle bir şeyin ne gibi bir sakıncası olabilir ki? İlk bakışta ben de böyle düşünmüştüm fakat çizimlerin neler olduklarını görünce insan ister istemez başka bir anlam daha aramaktan kendini alamıyor.[2]

Bir yüzünde Ζάχαρη/Sugar, “Designed and supplied by Caterways, Nicosia” yazan şekerin diğer yüzünde ise şekerine göre Baf’taki Afrodit Tapınağı, Limasol’daki Kurim Tiyatrosu, Lefkoşa’daki Venedik Burçları, Mağusa’daki Salamis Harabeleri, “Girne”deki Kantara Kalesi – Kantara Kalesi’nin Girne’de yer aldığını ilk kez burada görmüş bulunmaktayım, ancak belki eskiden, 74’ten önce, idari alan olarak Kantara Girne sınırları içerisinde yer almaktaydı, ondan dolayı öyle yazıyor şekerin üzerinde – ve yine Girne’de yer alan Batık Gemi’yi ima eden “Ancient Ship”. Bu çizimlere bakıp da milliyetçiliğin nasıl ekildiğini görmemek mümkün mü? Yoksa ben mi paranoyaklaşıyorum? Nasıl olur da bir şekerin üzerinde 29 yıl boyunca ulaşamadığınız bölgenin çizimi yer alır? Ve neden? İnsanların hafızalarını “canlı” tutmak için mi? Peki ya, 74’ten sonra doğan birisi için hayatı boyunca –veya 29 yıl boyunca – görmediği çizimler ne ifade edebilir ki? Tersini düşünün: Bizdeki kahve şekerlerinde ve/veya resimlerde, ki bunlar kamu tarafından görülen, hatta tüketilen meta olsunlar, Malya’daki bağlar resmedilse, Limasol’daki Arnavut Mahallesi resimleri satılsa... “Geçmişe ait” ne varsa canlı tutulmaya çalışılsa... Ne anlama gelirdi tüm bunlar?

Burada yapmaya çalıştığım şey şu değil kesinlikle: 74’te bir savaş oldu ve ‘geçmiş geçmiştir’... Varmak istediğim en son nokta sanırım Demirel’in “dün dündür, bugün bugündür” sözü olurdu. Beni hayretler içerisinde bırakan şey, milliyeçiliğin ‘ekilme’ biçimleri. Milliyetçilik sadece resmi ideoloji yoluyla ‘ekilmez’, popüler kültür var olan yapının kemikleşmesinde son derece önemli bir rol oynar. Dinlediğimiz bir popüler müzisyenin eser(ler)inde, okuduğumuz edebi eser(ler)de, bir kahve fincanında, turistik amaçlarla hazırlanıp satılan hediyelik eşyalarda... Listeyi daha da uzatmak mümkün...

Bu yazının naçizane bir biçimde de olsa, üzerinde durmaya çalıştığı nokta da aynen yukarıda bahsedilen, gerek popüler kültür ürünleri vasıtasıyla, gerekse başka biçimlerde milliyetçiliğin aynen tarlaya ekilen buğday gibi ruhumuzun derinlikerine ekildiği. Belki şeker konusunda yazdığım çoğu şey yanlış; ne de olsa artık güneyde yaşayan birisi için kuzeyde bulunan bu çizimlerin gerçek hallerine ulaşmak, onları görmek mümkün. Ancak yine belirtmem gerekirse, bu yazının göstermeye çalıştığı şey, nasıl olup da günlük yaşam kavgası sırasında farkına varmadığımız sıradan şeyler aslında “görünenden fazla” olabilmekte: Sıradan bir kahve şekeri farklı bir mercekle bakıldığında birden milliyetçi bir nesneye dönüşebilmekte. Başka bir değişle, sıradan bir kahve şekeri, yeri geldiğinde resmi ideolojinin topluluklar (insanlar) tarafından yutulması için “zararsız” fakat önemli bir öğe olabiliyor.

Eğer sıradan bir kahve şekeri bile milliyetçi ideolojiyi ‘eken’ bir konumda ise, buna karşı ne yapılabilir? Bana kalırsa, bu soruya verilecek cevap hem çok basit hem de çok zor: Basit, çünkü, günlük hayat içerisinde gördüğümüz nesneleri “oldukları gibi” kabul etmek yerine başka anlam(lar) içerdiğini/içerebileceğini gözönünde bulundurursak ‘ekilmek’ istenen “ürün” istenildiği biçimde ekilemeyebilir. Fakat bunun yaratabileceği en büyük sorun, kişileri paranoyak bir biçimde gördükleri herşeyi, her nesneyi sorgulamaları ve bazen de aşırı anlamlandırma yoluyla tamamen paranoyak bir hayat yaşamak olabilir. Peki o zaman, birşeyin görünenden fazla anlam içerip içermediğini nasıl anlayacağız? Bu sorunun cevabı kişiden kişiye değişecektir. Başka bir değişle, belirli bir anlam, belirli bir mesajın olmadığı dünyamızda, her birey kendi anlamı kendisine gönderildiğine inandığı mesajla yorumlayacak ve bu da kaotik bir biçimde gerçekleşecektir. Paragrafın başındaki soruya cevap vermek zor, neden derseniz, hangi sorunun tek bir cevabı var ki? Günlük hayat koşuşturmacasında karşı karşıya kaldığımız meta bombardımanı içerisinde nasıl olup da bu metinlerin “görünenden fazlası”ını içerip içermediğine bakabileceğiz ki? Çok mu karamsarım? Hayır tabiî ki!... Her bireyin az veya çok sahip olduğu görece özerklik aynı zamanda metinler için de geçerli: Yani, metinler de kendi içlerinde görece özerk bir yapıya sahipler. Önemli olan, metni bir birey olarak nasıl yorumladığımız değil mi?

[1] Graeme Burton’un kitabıyla aynı adı (Alan Yayıncılık) taşıyan bu başlık her ne kadar biraz daha farklı bir amaç içeriyor olsa da, özde varmak istediği sonuç bakımından aynı biçimde okunabilir.
[2] Bu cümleye bakıp da amacımın sadece adanın güneyindeki millliyetçiliği göstermek olduğunu sanmayın. Daha önce, elimden geldiğince tabiî, adanın kuzeyi ve güneyinde var olan milliyetçi söylemlerin çok da farklı olmadıklarını anlatmaya çalışığım bir yazım "Different Narratives, Different Stories: The Language of Narrative and Interpretation" adıyla Kıbrıs Araştırmaları Dergisi / Journal of Cyprus Studies Aralık 2005 sayısında yayımlanmış bulunmaktadır.

15 yıl sonra yeniden..

15 yıl sonra yeniden: Countdown to Extinction albümünün düşündürdükleri – parçalı notlar

(90’lı yıllar trash metali hakkında dağınık birkaç not)

I

90’lı yıllar trash metal müziği dikkatimi çekmekte son birkaç gündür: bu müziğin bir zamanlar az da olsa alternatif bir ses olarak kendisini göstermesi, içinde yaşadığı sisteme getirdiği kısık sesle de olsa yerinde eleştirilere ne oldu? Örnek vermek gerekirse, şu an sisteme mükemmel uyum sağlayan (tabii o zamanlardan beri sistemin içindeydiler diyeceklere yanıtım hazır! – o zamanlar sistem tarafından tam olarak yutulmamışlardı kanımca) gruplar, nasıl oluyordu da 80’li ve 90’lı yıllarda savaş karşıtı olmak, dünyadaki nükleer savaş tehlikesi ve buna benzer sorunlara gayet hoş bir biçimde eleştiri getiriyorken bugün böyle değiller?

Mesela... Megadeth.. 80’li yıllarını hep Metallica’nın arkasında geçiren (en azından ben öyle düşünmekteyim) Megadeth... son bir-iki gündür Countdown to Extinction albümünü dinlerken geldi aklıma tüm bunlar. Belki de saçmalıyorum, kimbilir? Ama nerede Peace Sells but Who’s Buying?, So far so Good albümlerini çıkaran, “Hangar 18”, “Foreclosure of a Dream”, Captive Honour” gibi şarkılar üreten Megadeth örneğin. Belki de o eleştirel yönleri hâlâ devam etmekte -- son birkaç yıldır (hatta birkaçtan da fazla) takip etmiyorum-- belki şimdi daha da iyi eleştiriyorlar yaşadıkları sistemi? Belki tüm bu yazdıklarım bir delisaçması, standart komplo teorisi vs. Öyleyse eğer, bu yazıyı geçin! Yaşasın kapitalizm deyip, üzerine bir de soğuk bira için, fena mı?
Merhaba blog!

Uzun yıllar, hatta aylar süren bir inceleme-tanışma sürecinden sonra birliktelik bugüne kısmetmiş! Bundan böyle, bazen Türkçe, bazense İngilizce; kimbilir? birgün derme-çatma yazı yazabilecek bir seviyeye gelirsem -- o dil hangisi olursa -- o dilde yazılar döktürüp bu sanal alanda birkaç megabytle’lık yer de ben işgal ederim, iyi mi?

Yazı yazma sürecim belirsiz, sebepsiz de olsa; zaman zaman, seyrek de olsa, severim yazmayı.. Bu ilk yazı o yüzden sana ithaf olsun sevgili blog! Kimi zaman fragman(lar), kimi zaman denemeler, yazı demeye kıyamadığım (kalitesinden ötürü) harflere dökülebilecek (dökebildiğim) her şey senin alanında olacak ona göre! Hedef kitlesi mi? Kimbilir? Belki herkes, belki de bizzat kendim, belki de hiçkimse!

Seyrek-sık da olsa bol bol görüşmek ümidiyle!

Behçet Necatigil’in dediği gibi Bile/Yazdı[ğımız] bir ortama merhaba!!!