17 Kasım 2007 Cumartesi

Yazar Olmak İsteyen Bir Gencin Günlüğü
III

3. gün

Yazmayı yazma yapan yegâne şey nedir? Okumak herhalde. Ve belki de bu yüzdendir ki hiçbir zaman bir yazar olamayacağım. Okumak herşeyin başıysa, pratik yapmak da ikinci önemli unsurudur yazmanın. Ancak birşey unutulmadan: yazı yazarken yapılacak/yapılması gereken en önemli şeylerden birisi dili doğru-dürüst kullanmak olduğuna göre ve bunun yolu da okumaktan geçtiğine göre, dönüp dolaşıp yazma eylemi için en önemli şeyin okumak olduğunu söylesem herhalde kabalık etmiş olmam. Niçin derseniz: Dili öğrenip, düzgün kullanmayı öğrenmenin yolu okumaktan geçer. Çünkü ancak okudukça bir dilin kullanılışını, nasıl ve ne gibi bir biçimde esnetilebildiğini, sınırlarını, genişletilebilinecek alanlarını, oynayabilme yöntem ve stratejilerini öğrenebiliriz.

Günlüğümün bugünkü konusu okumak ve okumanın önemi. Yazma eyleminde pratik yapma ve dili daha iyi kullanma konularını daha sonraki günlerde (dilimin döndüğünce) açıklamaya çalışacağım. Ne de olsa

a) ben bir yazar değilim
b) bir yazar olmadığıma göre, yazı yazmak hakkında yazmakta olduğum sayfalar dolusu harf kalabalığın kimse ciddiye almak mecburiyetinde değil.

Neticede, yazar olmuş olsaydım, tüm bu anlatmaya çalıştığım şeylerin bir değeri olurdu. Bilindiği üzere, tüm bu yazdıklarım aslında kendi kendimle konuşma çabasından başka birşey değil.

Okumak... okumak... okumak... Değişik kültürlerde, değişik anlar içerse de, okumanın adına “uygarlık” dediğimiz –ki “uygarlık” nedir ki? – o şeyi “yaratan” unsurlardan birisi olduğunu söylesek, çok mu yanlış bir yorum yapmış oluruz? Bence, böyle bir yorum çok da yanlış sayılmaz. Ancak, okuma deyince, ister istemez yazma eylemi dediğimiz o “şey”i de aklına getiriyor insan.

“İnsanlık tarihi”nin yazının bulunuşuyla başladığının varsayılması tabii ki çok da “akla uygun” bir hadise olmasa da (neticede, yazı bulunmazdan önce insanlar yaşamamışlar sanki. Tam tersine, yazının bulunmasıyla noktalı virgül haline gelen, “yeni bir yola” yönelen insalık tarihinde, yazının bulunmasından önceki hali de bilmediğimiz, belki de hiçbir zaman bilemeyeceğimiz nice uygarlıklara ev sahipliği yapmamış mıdır adına yerküre dediğimiz şu “yaşlı” gezegen?), bir başka durumu, yani yazının önemini belirtmesi bakımından önemlidir. İnsanoğlu “yazı bulunmadan önce” (sanki yazı orada öylesine duruyordu da birgün, tesadüfen birisi keşfetti gibi aktarılıyor bize hep nedense?), insanlık büyük ihtimalle daha “farklı” bir hayat sürmekteyken, “yazının bulunmasıyla” beraber “kendi kabuğunu aşıp” bugün dünyaya hakim olabilmiştir (tabii ki bu hakimiyetin iyi mi, kötü mü olduğu tartışılabilir. Örneğin, çevreye karşı yapmış olduğumuz tahribatlar, duyduğumuz saygısızlık göz önünde tutulursa, bazen insanın “olmaz olaydı” diyesi gelse de, gündelik hayatta okuma ve yazma olmadan nasıl yaşayabilirdik sorusu da madalyonun bir diğer yüzü neticede...). Mesela, kutsal kitaplardan Kur’an-ı Kerim Hz. Muhammed’e “oku!” diyerek vahiy edilmeye başlamıştır. Bu bile, okumanın ne denli bir “güç”, önemli birşey olduğunu açıklaması bakımından önemli değil midir? Okuma dediğimiz “şey” olmasaydı, yeni nesiller nasıl öğrenebilecelti kendinden önce birikmiş bu kadar bilgiyi? Hatırlayacaksınız, Gabríel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık adlı romanında, José Arcadio Buendia hafızasını yitirince yazıya başvurur! Daha doğrusu, unutuuğu, unutmuş olduğu herşeyi “hatırlamak” ya da “unutmamak” amacıyla yazmaya başlar. Masanın üzerine “masa”, sandalyenin üzerine “sandalye” yazar. Yazdıklarını her okuduğunda, bir nebze de olsa, rahatlar. Neden mi? Çünkü “masa”nın “masa” olduğunu bilir de ondan! Okuma ve yazma olmasaydı, her gün “masa”nın “masa” olduğunu ancak birisine sorup cevap alırsa öğrenebilecekti. Fakat, yazma ve okuma sayesinde kendi kendine öğrenip hatırlayabiliyordu.

Okumak bize bilmediğimiz şeyleri öğrenmemizi sağlayan yegâne şeydir. Düşünün, en basiti, yeni aldığınız bir cep telefonunun özelliklerini cep telefonunun “kullanma kılavuzu”nu okuyarak öğrenmiyor muyuz? Buna benzer yüzlerce örnek verilebilir. Okuyarak bilmediğimiz şeyler bildik bir hâl alır! En basiti, eğer okuma-yazmanınz varsa, Einstein’ın genel görelik kuramını (relativity) öğrenebilirsiniz. Veya Komplo Teorileri kitabını okuyarak, ABD’nin aslında 11 Eylül saldırılarını belki de bilinçli olarak engellemediğini, bunun da oluşturulmakta olan “yeni dünya düzeni” için gerekli bir bahane olduğunu sonucunu çıkarabilirsiniz. Yaşadığımız dünyanın eskisi tutarlı ‘büyük anlatılar’la açıklanmasının artık mümkün olmadığını, o yüzden postmodern dünyada herşeyin alabildiğine parçalı ve karmaşık olduğu iddialarını yine okuyarak “öğrenebilirsiniz.” Örnekleri çoğaltmak elbette mümkün.

Gelgelelim okuma-yazma ilişkisine... Bildiğiniz gibi, okumak, yazmak için en gerekli şeylerden birisidir. Bu cümleyi okuyan birisinin aklına gelen ilk sorulardan birisi belke de şudur: birşey bilmeden de yazmak pekâlâ mümkün! Doğru elbette, ancak ne kadar ve nasıl mümkün olabilir ki? Ve ne ölçekte süreklilik arzeder okumadan, bilmeden yazmak? Sadece gezip-tozup, gördüklerinizi yazmaktan bahsediyorsanız, belli bir noktaya kadar haklısınız ama böyle bir düşünce, adına yazın dediğimiz eylemi çok basite indirgemekten öteye giden bir yaklaşım değilde nedir?

Okumadan ne yazabilirsiniz? “Hayat tecrübeleri”nizi? Belki, ancak benim bahsetmek istediğim o değil. Okuma ve “bilgi”dediğimiz, o tanımlanması oldukça zor kavram arasındaki ilişki... bir konuda bilgimiz arttıkça, o konuda yazabilme ihtimalimizin (veya konuşma da diyebilirsiniz) de arttığını kabul edersek (siz bakmayın benim bol keseden atıp-tuttuğuma, harf kalabalığı benimkisi), o zaman, çok okuyan birisinin, az okuyan ya da hiç okumayan birisine göre yazı yazma ihitmalinin de yüksek olduğunu iddia etmemiz, çok da saçma birşey olmaz herhalde.

16 Kasım 2007 Cuma

Popüler Bir Şarkının Yıllar Sonra Düşündürdükleri: “Hayat, Evren ve Herşey” & Tasmin Archer’in “Sleeping Satellite” Şarkısı

Popüler müzik... Adı üstünde, popüler olan; “ortalama insan” tarafından denilerek gizlice aşağılanan kesimin tükettiği, “yüzeysel anlamlar” içeren, ama özünde başka bir ideolojinin bayraktarı! Bu sözler size çok mu tanıdık geliyor? Eminim evet. Ama benim şu ne olduğunu kendimin dahi bilmediğim yazımsı yazıda (harf kalabalığı deyin isterseniz) bahsetmek istediğim tam olarak bu değil; aksi hiç değil! Ne aksi düşünce? Herkes, ne tüketirse tüketsin kendi istediği anlamı çıkarır gibi, son derece soyut, altında başka ajandalar olan düşünce hiç değil! Ne de olsa, “postmodernizm, yüzeyin altındaki ‘derin’ anlamı reddeder...” (Fiske 2002, s. 39).

Benimkisi bayağı kişisel bir yazı; o yüzden aynı anda her iki taraftayım! Tıpkı Stuart Hall gibi belki, belki de hiç değil! Yargı, olur da bu yazıyı sonuna kadar okuma sabrın varsa eğer, tamamen sende çünkü...

Çocukluk değil de ilk gençlik yıllarım olan 90lı yıllar.. Ne yıllardı demeden geçemeyeceğim. Kendimce ‘katı olan herşeyin buharlaştığını’ fark etmeye başladığım yıllar. 80li yılların, Thathcer ve Reagan’ın neo-liberal politikalarından habersiz, bilinçsiz, sade, “normal” bir tüketici olduğumuz zamanlar. Gerçi hâlâ sade bir tüketiciyim. Aradaki tek fark ise şu: şu an durup kendi kendimi dahil eleştirebiliyorum. O zaman öyle bir “yetenekten yoksundum!” Lâfı çok uzattım yine... ne diyordum ki? Hatırladım! Çocukluğumda, hiç İngilizce bilmediğim halde, beni etkilemiş (derinden hem de) bir şarkıyla tekrar karşılaşmanın çağrışımlarını yazacaklarım. Belki saçma, belki mantıklı. Belki de kimsenin umrunda olmayan, kendi “iç dünyamda” yaşamakta olduğum karmaşayı “anlama”, kendime “açıklama” kaygısı benimkisi... Kimbilir?

Tasmin Archer’in “Sleeping Satellite” şarkısı beni “düşüncelere iten” şarkı. Yıllar sonra eski bir dostunuzu görürsünüz de anılardan, yaşanmış o güzel günlerden konuşursunuz ya, o cinsten benimkisi. Şarkıyı dinlediğim –yıllar sonra– ilk an, çocukluktan “şimdiki zaman”a geliverdim birden! Yaşamakta olduğum “duygusal sorunlar”dan tutun da, yazmak mecburiyetinde olduğum doktora tezine, hepsini 4 dakikalık bir zaman dilimi içerisinde bir çaydanlık gibi demleyip, kullanıma sundum! Müzik, sözleri ne olursa olsun, söyleniş tarzı, müzikle vokalin uyumu, hiç bilmediğiniz bir dilde olsa dahi, üzerinizde çok farklı etkiler yaratır, değil mi? Bence öyle... ya da en azından bende öyle olmakta... Çok şükür, bugün, çat-pat da olsa bildiğim kısır İngilizcemle şarkının sözlerini az da olsa kavrayabiliyorum. Ama konu bu değildi...

Müzik sayesinde, bazı şeyleri tekrardan hatırladım. Mesela, bazı şeylere üzülmenin, üzülünen şey(ler)i geri getirmeyeceği. Hayatın herşeye rağmen devam ettiğini... Ben olmasam da,
bil(e)mesem de, dünyanın, evrenin var olduğunu, belki de var olacağını. Algılarımızın her ne kadar ‘yaşam dünyamızı’ oluştursa da, yanıltıcı olabileceklerinin ayırdına vardım. Bazen, gerekmeyen bir biçimde, imgelere fazladan anlam(lar) yüklediğimizi. Adına âşk dediğimiz şeyin bir uyuşturucudan farksız olduğunu (sağolasın Halil gardaş), bittiği zamansa (veya bitmek üzere olduğu zaman), vücudumuzun ona ihtiyaç duyduğunu; bulamayınca da acı çekmekte olduğumuzu... Etkisinin ancak zamanla “geçtiğini.” Ta ki “yeni” veya “farklı”sını bulana dek! Neden bu kadar bağımlıyız ki şu adına âşk dediğimiz şeye? Kimbilir? Adına insan denilen yaratık, belki de sandığımız kadar güçlü değil belki, belki de... Ne bileyim! Bu satırların yazarı olarak, bendeniz, bir bakarsınız, 5 yıl sonra yüne düşmüş bu tuzağa bile bile; bakalım...

Müzik sayesinde dertlerim hafifliyor, gerçekten. Tabii bir de yazın faaliyetini üzerine eklerseniz, acı hem hafifliyor, hem de ağırlaşıyor. Dışarıdan bakıldığında basit akorlar, sözlerden oluşan bir pop şarkısı, nasıl olur da tüm bunları düşündürür ki? Metne bakışımız, burada devreye giriyor herhalde. Stuart Hall’un dediği gibi, değişkenler ‘kodlanan’ mesajı ‘açımlama’ safhasında etkileyen yegâne şeylerin en önemlisi belki de.

“Nerede kalmıştık?” Dertlerim, tasarılarımdan... yazmak zorunda olduğum –çünkü ben, en azından hâlâ daha, birçok şeyden daha fazla istiyorum bunu, her ne kadar uygulamada böyle değilse de bu böyle– doktora tezim ve başvurmayı düşündüğüm bir konferansa ne yazabileceğimi kabaca da olsa şekillendirmeye yardımcı oldu bu pop şarkısı –ancak beceriksizliğimden ötürü konferansa bildiri özetini yetiştiremedim. Sanırım insan davranışı, duyguları, hormonları, bilgi birikimi ve tüm diğer faktörler (etnik köken, dil vs) öyle kolay kolay açıklamabilinecek şeyler değil. Ve belki de bu yüzden, hâlâ daha “yapay zekâ”ya karşıyım! “Düşünen bilgisayarlar” birer makine olacak sadece. Aldığı koku, tattığı tat, “hissettiği his(ler)”, herşey bir ve sıfırlardan ibaret olacak! Her ne kadar çağdaş bilim hislerimizi matematik dilinde anlatabileceğini iddia etse de. Neticede, matematik de, şu an yazmakta olduğum dil gibi yapay birşey. Kültürel bir üretim, bir yapı.

Konudan yine uzaklaştık. Buna da şarkı-kâğıt-kalem arasında var olan, adını bilinçaltının açığa çıkması deyin olarak tanımlayın, ne derseniz deyin, onun eseri herhalde.

Şarkı, hafif bir hüzün verse de bana, diğer taraftan umut aşılamaya devam ediyor! Ta lise yıllarında yazmış olduğum ve o zaman adına şiir dediğim ancak şu an adını benim dahi koyabilmekte zorlandığım o şeyin (her neyse) şöyle bir dizesi vardı:
“Gökteki yıldız geleceğimizdir
Ta sönene dek!”


Bu ne demek? Basit tabii... Tıpkı yıldızlar gibi, herşeyin bir ömrü var: bizim, sizin, âşkın, müziğin, evrenin. Parıldayan ışık olduğu sürece, içimizdeki ışık da varlığını sürdürmeye devam edecektir. Ne zaman ki yıldız kayar, gözümüzün feri söner, işte o zaman bitmiştir herşey. Güneş batıp yıldızlar göründükçe, her gecenin bir sabahı oldukça, hayat bir akarsu gibi aktıkça; ağlasak da, üzülsek de, dünya dönmeye devam edecek ve başka bölgelerde hayat platoları yeşerecek –yeşermeye devam edecek. Hayâlkırıklıklarımız belki de sadece boyutların değişmesine katkıda bulunuyor, biz farkına varmadan.

Gördüğünüz gibi –eğer hâlâ bu saçma sapan yazıyı okuma kararlılığını göstermişseniz– basit bir pop şarkısı, içeride kalmış düşüncelerin açığa çıkmasında önemli bir unsur olabiliyor. Yeter ki kendimizi açmaya hazır olalım. Öyle basit bir pop şarkısı deyip de geçmeyin! Tabii ki müzik endüstrisinin ne(ler) yaptığını, yapmaya çalıştığını, ticarileşme olaylarını bilerek, pop müziği “ortalama insan”ın basit, tükettiği bir meta olarak görmek dururken böyle şeyler söyleyebiliyorum? Ben de bilmiyorum. İnanın... Eğer şu an saat geceyarısını geçeli üç saatten fazla olmasaydı ve yarına işe gitmek mecburiyetinde olmamış olsaydım, hayatın anlamı üzerine abuk subuk bir yığın harf kalabalığıyla satırlar işgaline devam edecektim. Tek sebep bir şarkı. Ne Chopin, Beethoven, Mozart, Bach, Lizst; ne de caz, blues, ya da ciddi sözlere sahip bir şarkı. Muhtemelen şarkıyı yazan ve besteleyenler bile bu kadar derinlemesine düşünmemiştir. Beş yıl sonra şarkıyı dinlersem, büyük bir ihtinmalle, çok farklı şeyler yazacağım –umarım.

Sonuç mu? Lütfen basit bir “Sleeping Satellite” deyip de geçmeyin sakın. “Basit bir pop şarkısı”, bazen çok “derin” düşüncelerimizi açığa çıkarma yolunda iyi bir araç olabilir...


Kaynakça:

John Fiske. Postmodernizm ve Televizyon. Çev. Nilgün Gürkan. der. Süleyman İrvan. Medya, Kültür, Siyaset. Ankara: Alp Yayınevi, s. 29-57

9 Kasım 2007 Cuma

Song of the day

Tasmin Archer - Sleeping Satellite

One of my all time pop favourites. Magnificent melody, lyrics, and voice of Tasmin Archer.. Recommended for anyone who hasn't listened (if there is any possibility).

8 Kasım 2007 Perşembe

II
2. gün

Ne kadar ilginç değil mi? Daha yazar olmadan, neden yazdığımı açıklayarak başladım günlüğüme. Aslında belki de başlangıç olarak yazı nedir? Yazının hayatımızdaki yeri ve önemi üzerine biraz düşünmek sanki daha iyi olurdu gibi geliyor, siz ne dersiniz? Ama ne yapalım? Yaptık bir kere. Benimkisi biraz tersten başa bir gidiş oldu gibi. Devrik ve düşük cümleler bunu kanıtlamıyor mu? Başka bir biçimde ifade etmek gerekirse: ne baştan sona, ne sondan başa; tamamen kaotik, karmakarışık, iç-içe geçmiş bir tuhaf ağlar sinsinesi benimkisi. Veya ben öyle olduğunu sanmakla avutuyorum kendimi...