13 Ağustos 2007 Pazartesi

Önce Öldür, Sonra Yücelt!


Her geçen gün nereye varacağını bilmeden yaşamak durumunda olduğumuz tüketim çağında, sürpriz diye birşeyden söz etmek de sözkonusu değil artık. Nereden mi bahsediyorum? Tüketim çılgınlığından... Beğensek de beğenmesek de bir parçası olduğumuz bir gerçek tüketim çılgınlığı. Karşı durmamız, ne yazık ki, pek de bir işe yaramıyor birey bazında. Ancak, toplu bir başkaldırı olursa eğer, bir işe yarar ya, hepimizin içine böylesine işleyen birşeyden kurtulmak ne kadar mümküm?

Tüketme olgusu öyle bir mecburiyet ki, onsuz olmuyor, yaşayamıyoruz sanki. Olmaz! İlle de tüketmemiz lazım! Bizim düşüncemize karşı olsun olmasın, önemli değil; tüketildiği sürece herşey hoş! Ne de olsa, asıl düşünce tüketim.

Aslen bir komünist olan ve hayatını bu uğurda kaybeden Ernesto Che Guevara’nın ticarileşmesi bunun güzel bir örneği. Yaşadığı sürece bir baş belası olarak görülen Che Guevara bugün bir marka! Yani, önce baş düşmanını öldüreceksin, ardından onu yeniden diriltip, metalaştıracak, satacak, tüketildikçe yerini daha da sağlamlaştıracaksın. Che Guevara tişörtleri, posterleri, kokartları ve bilumun Che ürünleri buna güzel bir örnek. Kimimiz kim olduğunu, düşüncelerini özümsediğimiz için, kimimizse, kim olduğunu doğru dürüst bilmeden, sırf moda olduğu için etrafta Che tişörtü satın alıp, odamıza posterini asıyoruz. Tabii ki olayı bu kadar basite indirgemek doğru değil, bunun farkındayım. Yani, her Che tişörtü giyen bilinçsizce giymiyor onu, aksine gerçek anlamda düzeni protesto etmek maksadıyla giyiyor da olabilir ancak, bu, günün sonunda, istemeden de olsa, var olan durumun (hegemonik yapının) kendisini yeniden üretmesine katkıda bulunmaktan öteye geçemiyor.

Bir başka örnek vermek gerekirse... Yıkılan Sovyetler Birliği de tıpkı Che Guevara gibi: Sovyetler Birliği tehlikesi ortadan kalktığına emin olunduktan sonra üzerinde Rusça Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (CCCP) yazılı tişört, svetşört, eşortmanlar yok satmaya başladı. Son zamanların popüler gruplarından olan Black Eyed Peas’in “Don’t Lie” şarkısında kırmızı beyaz CCCP tişörtü giyen bir eleman verdiği “mesaj” tam da bu anlayışın bir ürünü değil de nedir? Bundan 25 yıl önce ABD gibi bir ülkede, popüler kültüre mâl olmuş bir grubun alenen üzerinde CCCP yazılı bir tişört giymesine ne kadar rastladık? Başka bir değişle, kaç tane pop grubu (burada pop kelimesini popüler anlamında kullanıyorum) üzerinde Che veya CCCP baskılı tişört giymekteydi ki? “15 yıl sonra yeniden: Countdown to Extinction albümünün düşündürdükleri – parçalı notlar” yazısında da belirttiğim gibi, kapitalizmin kendisine karşı olan herşeyi zaman içerisinde yutmasının bir başka örneği Che Guevara veya CCCP tişörtleri..

Uzun lâfın kısası: Gündelik hayatta tüketim öylesine bir hâl aldı ki, tükettiğimiz bir ürünü “gerçek” anlamda ne ifade ettiğinin farkında bile olmadan tüketiyoruz. Veya, bir zamanlar “sistem karşıtı” olan kişi, kurum ya da düşünce(ler) zamanla sistem tarafından yutulduktan sonra metalaşıp, bize sunuluyor. Hatta, onu da geçin, bir zamanlar adını anmanız “tehlikeli” olabilecek o şey, ki her neyse, tüketmeniz için size allanıp-pullanıyor! Sonuç mu? Buyrun size sistemle uyuşmuş, içi boşaltılmış, hiçbir anlamı olmayan CCCP, bir zamanlar tehlike olan ancak şu an bir ikondan başka birşey olmayan Che Guevara... Seçim hepimizin!

4 Ağustos 2007 Cumartesi

Letters to A.

Liebe A.,

Finally, I think I will be able to do it! What do I mean by that you may ask… Actually, I wrote many letters to you but somehow, I don’t know why, couldn’t be able to send them. At the end, here I am, trying to write a letter to you. You may ask why I wrote to you first in German and then switched to English. Honestly speaking, I must admit that I don’t know why I act like that. You know me for ages, right? And my interest about learning different languages: I really don’t know why I’m so obsessed with learning different languages and mix them while speaking -- same as Salvatore in The Name of the Rose? However, unfortunately, you are very well aware the fact that I know none of them, including the language that I’m trying to write this letter right now –which is English.

You know that I supposed to read and study many things and think about these things but I do nothing, you know. I’m reading Michel Foucault these days. A very good friend of mine has gave to me one of his books, entitled Die Heteropien, Der utopische Körper (The Heteropias, The Utopic Body), as a present. The beginning of the book fascinated me so much although my German is very poor. In the beginning of Die Heteropien Foucault says, “Es gibt also Länder ohne Ort und Geschichten ohne Chronologie. Es gibt Städte, Planeten, Kontinente, Universen, die man auf keiner Karte und auch nirgendwo am Himmel finden könnte, und swar einfach deshalb, weil sie keinem Raum angehören” (p. 9). Interesting ha? I mean, “there is place without land and history without chronology...” I’m not sure whether I translated it correctly with my very poor German but it made me think so much about the current situation. What do I mean by ‘current situation’? It reminded me Baudrillard’s Simulacra and Simulations you know. The distinction between reality and fantasy seems blurring day by day, thanks to the developments of virtual reality and cyberspace. Maybe Baudrillard was right when he argued that ‘we are living in a hyperreal world’. A world that connected through fibre optics and depends on the very significant thing that we structured our whole “civilisation.” You know what I’m talking about… I mean, Baurdrillard might true when he claimed that ‘there is no originality anymore.’ What we witness these days actually proves him, right? As we live in cyberspace more and more, our lives becomes a Life on the Screen as Sherry Turkle argues. On the one hand, we have something; however, on the other hand, we cannot be sure whether what we “see” in cyberspace “really” exists or not. It is a total hyperreal situation. Merci beaucoup Baudrillard! Without you, it would be very hard for us to find out what’s happening. Or shall put it in Lyotard’s term: “Is it happening?”

I think you fed up with all of these, right? But, what can I say? That’s me! Although, in the beginning of the mail, I thought I could talk about what I have done these days, but you know that when it comes to writing I “discover” another side of myself. Same as The Dark Side of the Moon. What a wonderful album ha? Do you remember that we used to listen Pink Floyd together? While we listened, we used to think how they could be able to create these things.

Anyway… how is your life? Tell me more about you so that I would not write all these nonsense in my next letter, OK? I have to go now so I’m keeping today’s letter short. Take good care and hope to hear from you soon.


Best regards,
Hüzün ya da Kelimelerin Yetersiz Kalışı

II


Kelimelerin kifayetsiz olmasının hiçbir zaman son bulmayacağını, neticede, dil denilen yapıya, kalıplara sahip olduğumuz noktasında bitirmiştik ilk yazıyı. Şimdi, bu varsayımı biraz geliştirelim...

Bir resim düşünün. Değişik aktörlerin rol aldığı. İçinde bir araba, iki kedi, bir anayol bulunsun. Bu anayol, hafif yokuşlu bir yol olsun. Resmi daha detaylandırırsak; hızla ilerleyen bir araba ve bu arada gecenin karanlığında yolda karşıdan karşıya geçmekte olan bir kedi (kedinin renginin ne olduğu sorusu tamamen size kalmış). Kedilerden birisi karşıdan karşıya geçmek üzere yola atılmışken, diğeri olan biteni anlama amacıyla seyrediyor diğerini. Aynı anda, hızla yolda ilerlemekte olan (ve hafif yokuşu tırmanan) aracımız karşıdan karşıya geçmekte olan kediyi ya görüyor ve gaza basmaya devam ediyor veya kediyi görmeyip yoluna koyuluyor. Sonuç hazin: Karşıdan karşıya geçmekte olan kedi oracıkta, anında ölüyor. Ne olduğunu anlayana dek yolun ortasında cansız bedeniyle yatan kediyi, ta ilk başta olan biteni anlamaya çalışan diğer kedi izliyor. Bu arada, resme bir başka kişi daha katılıyor: O an aynı yoldan geçip evine doğru gitmekte olan birisi tüm bu anlatılanları dışarıdan bir sinema filmi görür gibi seyrediyor ne yazık ki. Çünkü o olayın ne olduğunu anladığında zaten herşey çoktan olup bitmiş, kedilerden birisi yolun ortasında cansız bedeniyle yatıp dururken, diğeri tıpkı bir insan gibi, cansız halde orada yatan kediyi seyrediyor uzun uzadıya.

Kötü bir resim çizdiğimin farkındayım. İlk olarak herkesten, bu kötü resim için özür dilerim. Ne de olsa, kimsenin başkalarının içini böylesine karartma hakkı yok. Yok ama, anlatmak istediğim şeyi anlatabilmek açısından vermek istedim o örneği. Aslında behsetmek istediğim şey basit: Kelimelerin yetersizliği. Hele hele, hüzün gibi bir duygu karşısında hangi kelime yeterli olabilir ki? Tabii ki, konu ‘hangi kelime yeterli olabilir ki?’ diye genişletilebilir ancak bu şu an üzerinde durmaya çalıştığım konuya bağlı olsa da onu aşan birşey.

Konumuza dönecek olursak, ölü kediyi umutsuzca seyreden kedinin halini hangi kelime ifade edebilir sizce? Acı, hüzün, keder? Sözlüğe göre “elimizdekini veya umutlarımızı yok eden olayların verdiği ruh tedirginliği”ne acı diyoruz. Zavallı kedicikleri ele alırsak, acaba karşıdan karşıya geçmekte iken ölen kediyi seyretmekten başka birşey yapamayan diğer kedinin hissettiği duyguları acı sözcüğü ne kadar karşılayabiliyor? Peki ya hüzün? Sözlüğe göre o da “iç kapanıklığı, gönül üzgünlüğü” demek. Hangimiz ifade edebilir ki ‘iç kapanıklığını’?

İç kapanıklığından söz açmışken, aklıma Sabahattin Kudret Aksal’ın “İçe Dönük” adlı şiiri geldi. Şöyle başlıyor Aksal şiirine.


İçe dönük mahalle
Kilitlenmiş kutular
Bak da yağmuru kokla
Sonra delinmiş gökler
*

Haksız mı şair? Hangimizin içinde “kilitlenmiş kutular” yok ki? Ve yine bu “içe dönük mahalle”yi hangi söz ya da sözcükler ifade edebilir? Sözcüklerin ifadesiz kalmalarına taktım, haklısınız. Ama ne yapabilirim? Günlük hayatta kullandığım, kullanmaya çalıştığım kelimelerin olayları açıklamama yetersiz kalışı beni bu noktaya getirdi.

Tekrar kedilerin yaşadığı trajediye dönecek olursak... Ne “acı”, ne “hüzün”, ne de “keder”, cansız bedeni yolda yatmakta bulunan kediyi seyreden kedinin ruh halini açıklayabilir.

Belki de en iyisi şiir okumak! Şiirde bulmak teselliyi... Başka bir değişle, şiirle anlatmaya, anlamaya çalışmak hüznü... Tıpkı “Geçmiş Zaman Duygulanımları” şiirlerinde Sabahattin Kudret Aksal’ın dediği gibi.


Akşamlar vardı silme hüzün
Gölgeler lambaları yakar
Kapanan kepengi gündüzün
Sokağımız erguvan kokar

Çekilir odalara kızlar
Yataklara düşerler tenha
Yalnızlık orada kol gezer
Bir mermi sürülür silaha

Masaldır gece (ah) o masal
Bahçede kirazlar ve dutlar
Üstümüzden geçerler usul
El fenerleriyle bulutlar.
**

* Sabahattin Kudret Aksal. Batık Kent: Son Şiirleri – Bütün Eserleri. İstanbul, YKY, 1993, s. 41.
** Sabahattin Kudret Aksal. Batık Kent: Son Şiirleri – Bütün Eserleri. İstanbul, YKY, 1993, s. 53.

2 Ağustos 2007 Perşembe

Hüzün ya da Kelimelerin Yetersiz Kalışı

I



Kim söylemiş bilemiyorum ama sanırım doğruluk payı var, en azından benim için. Nereden mi bahsediyorum? Tabii ki adına hüzün dediğimiz o duygudan. Nasıl ifade edebileceğim hakkında, dürüst olayım, en ufak bir fikrim yok. Öyleyse ne diye hüzünden bahsetme haddini buluyorum ki kendimde? İçtenlikle söylemek gerekirse, hüzün kelimesini hangi insan görse, ne denmek istediğini üç aşağı beş yukarı anlar. Hüzün kelimesi herkes için aynı anlamı, duyguyu mu simgeliyor? Kesinlikle hayır. Yani, demek istediğim o değil. Her insan için hüzün kelimesi belli bir ortak payda ifade etse de sonunda her insanın hüznü kendi içsel dinamikleri tarafından belirlenmiyor mu? Bu da, bizzat bu satırları, ‘herkesin hüznü başkadır’ gibi başlangıç noktasından uzak bir noktaya sürüklemiyor mu? Cevabım yine hayır… Başta belirttiğim gibi, kime hüzün desem az da olsa anlar ne demek istediğimi. Yoksa yanılıyor muyum?

Hangimiz hüzünlenmemiştir ki hayatı boyunca. Başka bir değişle, hangimiz hüzün dediğimiz duyguyu yaşamamıştır ki? Peki, sizin hüznünüzle benim hüznüm aynı mı? Kim iddia edebilir ki bunu? Hüzünometre diye bir ölçüm cihazı olmadığına göre – veya öyle birşey olsa da, sizin hüznünüz benim hüznümden kaç ölçek fazla olabilir ki? – nasıl anlayacağız aynı şeyden bahsettiğimizi hüzün dediğim zaman ben? Sorunun sonundaki “ben” sizi şaşırtmasın, devrik cümle kurulumu bizzat bu satırların yazarı tarafından istenerek yapılmıştır..

Hüznü ölçen herhangi bir nesneye veya ölçeğe sahip olmadığımıza göre, ne gereği var bu kadar satır işgal etmenin diye düşünebilirsiniz. Kısmen haklısınız da… Belki de hiç gereği yok hüzünden bahsetmeme. ‘Nasıl olsa herkes anlıyor veya herkes kendi anladığıyla yetinebiliyor, önemli olan da bu’ diyebilirsiniz. Hüzün hakkında bir yazı yazmamın sebebi basit aslında: Hüzünlüyüm. Son derece bencilce bir tutum kabul edilebilir bu, fakat hangi yazar kendini anlatmamıştır ki? Geçtiğimiz günlerde vefat eden Attila İlhan, bir yerde (neresi olduğunu şimdi hatırlamıyorum) birkaç romanı olduğunu ancak bunları hiçbir zaman yayımlamayı düşünmediğini, sebep olarak da her yazarın ilk dönem yapıtlarında kendisinden birşeyler bulunduğunu belirtmişti. O zaman ‘bu yazı şu satırları yazan kişinin ilk dönem yapıtlarına bir örnektir’ şeklinde bir yargı çok da yanlış sayılmasa da, önemli olan yazarın ilk dönemde kendisinden son dönemde başkalarından bahsetmesi değil. Her yazar, öyle veya böyle, maskelese de maskelemese de, karnavallar içinde de olsa, kendisinden, kendi hayatından, etrafından, duyduğu veya oradan buradan aşırdığı hikayelerden faydalanarak oluşturmaz mı yapıtlarını? Hüzünle başlayıp yazarın yazma eylemine geçtik birden. “Daldan dala”…Zaten hayatın kendisi bir daldan öbür dala geçmiyor mu? Neden sohbet ederken bir konudan diğer konuya atlamak “tutarsızlık” olarak düşünülmüyor da, konu yazı yazmağa gelince bir konudan diğerine, deyim yerindeyse “hoppadak” atlamak o yazarı “tutarsız” kılabiliyor?

Evet, yazıya hüzünden bahsederek başladım fakat sonra hüzün konusu birden dallanıp budaklandı, başka bir alana sıçradı. Bunun en önemli sebebi, bana kalırsa, yazı yazma eyleminin “yumrulu” yapısıdır. İlle de modellememiz gerekirse, bir ağaç yerine bir patatesi örnek gösterebiliriz yazı yazmadan söz ederken. Deleuze ve Guattari’nin rizom dedikleri şey de bu değil mi zaten?

Tekrar hüzne dönecek olursak… Bazen anlatmaya çalıştığımız şeyler o kadar engindir ki, bir kelime asla karşılamaz ne anlamı ifade ettiğini. Aranızdan bazıları, hangi kelime bahsettiği kavramı karşılıyor? diye sorabilir. ‘Bir kelime olsa olsa ne anlama gelmediğini anlatır’ cümlesi kendi içerisinde bir çelişki midir? Peki o zaman, ne gerek var tüm bu yazdığımız yazılara? Konuşmayalım, yazmayalım en iyisi diyecek gibi mi oldunuz yoksa? Belki de haklısınız. Kimbilir, bu bahsettiğimiz kavramlar materyal olmadıklarından tam anlamıyla ifade edilemezler dese birisi, haklı mıdır sizce? Peki “demir” kelimesi bahsedilen materyali tam olarak anlatabiliyor mu? Yoksa, Orhan Veli’nin dediği gibi, siz de


Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce
.*


diyenlerden misiniz?

Kendimizi ifade etme sürecinde dil denilen yapıya, kalıp(lara) sahip olduğumuz sürece kelimeler hep kifayetsiz kalacak sanırım, “bu dert” ne olursa olsun.

* Orhan Veli Kanık. Bütün Şiirleri. İstanbul: Adam Yayınları, 1994, s. 55.