25 Temmuz 2007 Çarşamba

15 yıl sonra yeniden: Countdown to Extinction albümünün düşündürdükleri – parçalı notlar

(90’lı yıllar trash metali hakkında dağınık birkaç not)

II

1989’da Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra bir süre ne yapacağını şaşıran bir yapı oluştu sanki trash metal dediğimiz türde. O dönemlerin yine en popüler grupları “şaşırtıcı” kararlar alıp popülerleşme dediğimiz olguya yeni bir boyut kazandırma adına – kendilerini daha popüler yapma çalışmaları desek herhalde çok da yanlış olmaz – daha “büyük” işlere giriştiler. Megadeth’in Youthanasia* adlı albümü sanırım bu konudaki son bayrak olarak adlandırılabilir. Ondan hemen sonra çıkan ve tarihlerinde ilk olarak Metallica’yı takip etmeden çıkarmış oldukları albüm olan Cryptic Writings kanımca ne eski sertliği ne de o “eski” Megadeth’i simgeliyordu.

Bu arada... 1990’lı yıllar... Flemming Rasmussen ile yollarını ayıran Metallica yola Bon Jovi grubunun satış rekorları kırmasında önemli katkıları bulunan Bob Rock ile “devam” kararı almış, adına Black Album denen magmun opus’la kendisine “yeni bir sayfa” açmıştı. Sonrasında çıkarılan Load, Metallica değil de piyasaya yeni çıkan bir grup tarafından yapılmış olsaydı belki o yılın en iyi hard-rock albümü olurdu kanımca. Ama Load, basit bir albüm değil, trash metal denen müziğin tıpkı rock müzik gibi endüstri tarafından yutulup sadece adının kaldığını belgeleyen bir başyapıt, milestone.

Metallica daha sonra “yeni dünya düzeni”nin bir parçası olduklarını ispatlayamadıklarını düşündüklerinden olsa gerek, Reload’u çıkardı. Sonuç: trash metalin resmi ölümü!!!

Ancak, bu yazıyı okuyanların büyük bir kısmı büyük bir olasılıkla:

a) zaten trash metal diye birşey hiç olmadı ki
b) Metallica her zaman endüstrinin bir parçasıydı, hiçbir zaman bir eleştirellik içermedi ki;
c) Peki ya Testament’in durumunu nasıl açıklayacaksın o zaman? – “sertleşmeye” bir örnek (Low albümü örneğin) -- Paradise Lost’un durumunu da unutmamak lazım!!! (Host albümü mesela) – “yumuşamaya” bir örnek

diyebilir, ki bu eleştiriler haksız da sayılmaz.

Fakat, konuyu çok dallandırıp budaklasam da, özü şu: kapitalizmin, bir zamanlar “radikal” olan tüm unsurları nasıl olup da zaman içerisinde eritebilen esnek bir sistem olduğu. Ve adına ne denirse densin, müzik ya da diğer sanat dalları (dadaizm örneğin) sistemin en iyi yapıtaşı haline geliyorlar. Rock müzik de öyle değil miydi? Nerede şimdi o eski eleştirel yönü rock müziğin? (Popüler kültürün nasıl işlediğini, rock müzik örneği de dahil daha iyi anlamak için şu makale okunabilir: Tetzlaff, David. “Popular Culture and Social Control in Late Capitalism”. Culture and Power: A Media, Culture & Society Reader. Paddy Scannell et al. London: Sage Publications, 1992.)

Testament’in “sertleşmesi” ile Paradise Lost’un “yumuşaması” ya da new wave gibi yıllardır yaptıkları müzikten bambaşka bir türe yönelmesi ise bunun gibi basit bir yazının haddini fazlasıyla aştığından, belirtilen konulara daha sonra değineceğimi ümit ederek bitiriyorum yazıyı bu seferlik...

* Sadece Megadeth'in Youthanasia albümün isminin değiştirilmesi süreci bile, bu grupların sistem içerisinde nasıl "yutulduğunun" iyi bir göstergesi. Hatırlayacaksınız, albümün ilk ismi Euthanasia -- ki o da Ötenazi kelimesinden gelmekte -- iken plak şirketinin baskıları sonucu Youthanasia oluvermişti.

Quote from Michel Foucault

Es gibt also Länder ohne Ort und Geschichten ohne Chronologie. Es gibt Städte, Planeten, Kontinente, Universen, die man auf keiner Karte und auch nirgendwo am Himmel finden könnte, und zwar einfach deshalb, weil sie keinem Raum angehören. Diese Städte, Kontinenten und Planeten sind naürlich, wie man so sagt, im Kopf der Menschen entstanden oder eigentlich im Zwischenraum zwischen ihren Worten, in den Tiefenschihten ihrer Erzählungen oder auch am ortlosen Ort ihrer Träume, und der Leere ihrer Herzen, kurz gesagt, in den angenehmen Gefilden der Utopien.

Michel Foucault – Die Heterotopien
Köprü Uçmadan Kaçın! Deneme Parçaları[1]

I

Köprü uçmadan kaçın! Zaman değişti artık! Ne öyle eskisi gibi mimar-mühendis kaldı artık, ne de insanların aklı yerinde. Çocukken bize yapıların önemi anlatılırdı. Hatta, insanın geleceğini kurması bina örneğiyle açıklanırdı: Tüm hayatımız yapılar üzerine kurulmuştu.

Şimdi nerde o yapılar? Der-ri-da diye birisi çıktı bir gün, köprünün altına dinamitleri yerleştirip bastı düğmeye. Sonrası mı? İnsanlar çıldırdı o zamandan beri. Peki herşeyin sorumlusu “o” mu? Özne vardı eskiden, o’na n’oldu peki? Nesne’ye yenik mi düştü? Yoksa, “gizli özne” olarak mı sürdürüyor varlığını?


II

Tek boyutlu dünyadan çok boyutlu dünyaya geçtiğini sandığımız hayatlarımız aslında kaç boyutlu? Her bireyin, kendisine gönderilen metni algılayıp farklı yorumlaması, bizlerin çok boyutlu bireyler olduğunu mu kanıtlıyor? Daha başka bir değişle, kaç tanemiz “gönderilen” bir metni kendi çıkarına göre değiştiriyor? Değiştirip, kendi çıkarına kullanmak ne demek? Ben ne demek istiyorum tüm bu sözcüklerle?


III
Harfler ve kelimeler ne işe yarar? Benim şu anda yazdığım yazıyı okuyup anlamanıza mı?


IV

‘Kelimeler rastanlısal’ mıdır?


V

Alış-veriş yaparken hiç dikkat ediyor muyuz, ne alıp ne veriyoruz? Maddi birşey(ler)i “satın alıyoruz” da acaba mânen ne(ler) kaybediyoruz?


[1] Bu yazı, ilk olarak Çirkef mizah dergisinde yayımlanmıştır.
* * *

Erol Mutlu anısına..

Bir kış akşamı
Bahar sabahına dönüşürken...
Ve çatıda kuşlar ötmek için sıra beklerken –

Sabah güneşi girer camdan içeri
İnce çizgiler halinde.

Yataktan kalkar ..

Sırada bekleyen işler var! yapılmayan,
Arkadan gelecek(nesil)lere kaynak sağlayacak.

Sade, sessiz, dumanlı bir ofiste
Sürüp gider okumalar..

Saçlar dağınık -- ne de olsa
“Aynası iştir kişinin, lafına bakılmaz”

Gözlükler kalın,
Sanki yıllar boyu okunan kitaplar girmiş içlerine..

Dedik ya, akşam oldu
Karanlık çöktü Ankara’ya

Mücadele bitti,
Yenisini başlatmak için

Boşluğa, sonsuza,
Ya da herneyse adı

Gitti bir türlü sessiz sedasız..

Ardında gülerek anlattığı
Hovardalık hikayesi

Ve sınıf ayırımının değişmeyen gerçeği...

(10.3.2005, Mağusa)

24 Temmuz 2007 Salı

"Görünenden Fazlası?"

“Görünenden Fazlası”?[1]

Resimler ne anlatır? Peki ya kelimeler? Bir resmin anlatmak istediği birşey olması gerekli mi? Yoksa, çağımızın hastalığı olan “aşırı anlamlandırma”nın bir ürünü mü her resme, kelimeye bir anlam yükleme alışkanlığı?

Öyle olup olmadığına karar verecek merci var mı? Başka bir değişle, tüm bu anlamların “aşırılığını” ya da “anlamsızlığını” belirleyen insan değil mi?

Geçtiğimiz haftalarda güney Lefkoşa’da bulunduğum sırada kahve içerken geldi aklıma bu sorular. Tabiî ki bu ve benzeri soruları ilk defa sormuyordum kendime ya, işin ilginç yanı, gördüklerim beni bu konu üzerinde düşünmeye zorluyordu.

Kafe’de kahvemi yudumlamadan önce, her zamanki gibi, şeker almıştım. Ve yine alışılagelmiş bir biçimde, şekeri kahveme dökmek için tam da kâğıdını yırtmışken gözüme bir çizim ilişti: Kıbrıs’ın belli başlı, tanınmış yerlerinin çizimleriydi bunlar. Çay veya kahveye konmak üzere hazırlanmış olan şekerin kâğıdında böyle bir şeyin ne gibi bir sakıncası olabilir ki? İlk bakışta ben de böyle düşünmüştüm fakat çizimlerin neler olduklarını görünce insan ister istemez başka bir anlam daha aramaktan kendini alamıyor.[2]

Bir yüzünde Ζάχαρη/Sugar, “Designed and supplied by Caterways, Nicosia” yazan şekerin diğer yüzünde ise şekerine göre Baf’taki Afrodit Tapınağı, Limasol’daki Kurim Tiyatrosu, Lefkoşa’daki Venedik Burçları, Mağusa’daki Salamis Harabeleri, “Girne”deki Kantara Kalesi – Kantara Kalesi’nin Girne’de yer aldığını ilk kez burada görmüş bulunmaktayım, ancak belki eskiden, 74’ten önce, idari alan olarak Kantara Girne sınırları içerisinde yer almaktaydı, ondan dolayı öyle yazıyor şekerin üzerinde – ve yine Girne’de yer alan Batık Gemi’yi ima eden “Ancient Ship”. Bu çizimlere bakıp da milliyetçiliğin nasıl ekildiğini görmemek mümkün mü? Yoksa ben mi paranoyaklaşıyorum? Nasıl olur da bir şekerin üzerinde 29 yıl boyunca ulaşamadığınız bölgenin çizimi yer alır? Ve neden? İnsanların hafızalarını “canlı” tutmak için mi? Peki ya, 74’ten sonra doğan birisi için hayatı boyunca –veya 29 yıl boyunca – görmediği çizimler ne ifade edebilir ki? Tersini düşünün: Bizdeki kahve şekerlerinde ve/veya resimlerde, ki bunlar kamu tarafından görülen, hatta tüketilen meta olsunlar, Malya’daki bağlar resmedilse, Limasol’daki Arnavut Mahallesi resimleri satılsa... “Geçmişe ait” ne varsa canlı tutulmaya çalışılsa... Ne anlama gelirdi tüm bunlar?

Burada yapmaya çalıştığım şey şu değil kesinlikle: 74’te bir savaş oldu ve ‘geçmiş geçmiştir’... Varmak istediğim en son nokta sanırım Demirel’in “dün dündür, bugün bugündür” sözü olurdu. Beni hayretler içerisinde bırakan şey, milliyeçiliğin ‘ekilme’ biçimleri. Milliyetçilik sadece resmi ideoloji yoluyla ‘ekilmez’, popüler kültür var olan yapının kemikleşmesinde son derece önemli bir rol oynar. Dinlediğimiz bir popüler müzisyenin eser(ler)inde, okuduğumuz edebi eser(ler)de, bir kahve fincanında, turistik amaçlarla hazırlanıp satılan hediyelik eşyalarda... Listeyi daha da uzatmak mümkün...

Bu yazının naçizane bir biçimde de olsa, üzerinde durmaya çalıştığı nokta da aynen yukarıda bahsedilen, gerek popüler kültür ürünleri vasıtasıyla, gerekse başka biçimlerde milliyetçiliğin aynen tarlaya ekilen buğday gibi ruhumuzun derinlikerine ekildiği. Belki şeker konusunda yazdığım çoğu şey yanlış; ne de olsa artık güneyde yaşayan birisi için kuzeyde bulunan bu çizimlerin gerçek hallerine ulaşmak, onları görmek mümkün. Ancak yine belirtmem gerekirse, bu yazının göstermeye çalıştığı şey, nasıl olup da günlük yaşam kavgası sırasında farkına varmadığımız sıradan şeyler aslında “görünenden fazla” olabilmekte: Sıradan bir kahve şekeri farklı bir mercekle bakıldığında birden milliyetçi bir nesneye dönüşebilmekte. Başka bir değişle, sıradan bir kahve şekeri, yeri geldiğinde resmi ideolojinin topluluklar (insanlar) tarafından yutulması için “zararsız” fakat önemli bir öğe olabiliyor.

Eğer sıradan bir kahve şekeri bile milliyetçi ideolojiyi ‘eken’ bir konumda ise, buna karşı ne yapılabilir? Bana kalırsa, bu soruya verilecek cevap hem çok basit hem de çok zor: Basit, çünkü, günlük hayat içerisinde gördüğümüz nesneleri “oldukları gibi” kabul etmek yerine başka anlam(lar) içerdiğini/içerebileceğini gözönünde bulundurursak ‘ekilmek’ istenen “ürün” istenildiği biçimde ekilemeyebilir. Fakat bunun yaratabileceği en büyük sorun, kişileri paranoyak bir biçimde gördükleri herşeyi, her nesneyi sorgulamaları ve bazen de aşırı anlamlandırma yoluyla tamamen paranoyak bir hayat yaşamak olabilir. Peki o zaman, birşeyin görünenden fazla anlam içerip içermediğini nasıl anlayacağız? Bu sorunun cevabı kişiden kişiye değişecektir. Başka bir değişle, belirli bir anlam, belirli bir mesajın olmadığı dünyamızda, her birey kendi anlamı kendisine gönderildiğine inandığı mesajla yorumlayacak ve bu da kaotik bir biçimde gerçekleşecektir. Paragrafın başındaki soruya cevap vermek zor, neden derseniz, hangi sorunun tek bir cevabı var ki? Günlük hayat koşuşturmacasında karşı karşıya kaldığımız meta bombardımanı içerisinde nasıl olup da bu metinlerin “görünenden fazlası”ını içerip içermediğine bakabileceğiz ki? Çok mu karamsarım? Hayır tabiî ki!... Her bireyin az veya çok sahip olduğu görece özerklik aynı zamanda metinler için de geçerli: Yani, metinler de kendi içlerinde görece özerk bir yapıya sahipler. Önemli olan, metni bir birey olarak nasıl yorumladığımız değil mi?

[1] Graeme Burton’un kitabıyla aynı adı (Alan Yayıncılık) taşıyan bu başlık her ne kadar biraz daha farklı bir amaç içeriyor olsa da, özde varmak istediği sonuç bakımından aynı biçimde okunabilir.
[2] Bu cümleye bakıp da amacımın sadece adanın güneyindeki millliyetçiliği göstermek olduğunu sanmayın. Daha önce, elimden geldiğince tabiî, adanın kuzeyi ve güneyinde var olan milliyetçi söylemlerin çok da farklı olmadıklarını anlatmaya çalışığım bir yazım "Different Narratives, Different Stories: The Language of Narrative and Interpretation" adıyla Kıbrıs Araştırmaları Dergisi / Journal of Cyprus Studies Aralık 2005 sayısında yayımlanmış bulunmaktadır.

15 yıl sonra yeniden..

15 yıl sonra yeniden: Countdown to Extinction albümünün düşündürdükleri – parçalı notlar

(90’lı yıllar trash metali hakkında dağınık birkaç not)

I

90’lı yıllar trash metal müziği dikkatimi çekmekte son birkaç gündür: bu müziğin bir zamanlar az da olsa alternatif bir ses olarak kendisini göstermesi, içinde yaşadığı sisteme getirdiği kısık sesle de olsa yerinde eleştirilere ne oldu? Örnek vermek gerekirse, şu an sisteme mükemmel uyum sağlayan (tabii o zamanlardan beri sistemin içindeydiler diyeceklere yanıtım hazır! – o zamanlar sistem tarafından tam olarak yutulmamışlardı kanımca) gruplar, nasıl oluyordu da 80’li ve 90’lı yıllarda savaş karşıtı olmak, dünyadaki nükleer savaş tehlikesi ve buna benzer sorunlara gayet hoş bir biçimde eleştiri getiriyorken bugün böyle değiller?

Mesela... Megadeth.. 80’li yıllarını hep Metallica’nın arkasında geçiren (en azından ben öyle düşünmekteyim) Megadeth... son bir-iki gündür Countdown to Extinction albümünü dinlerken geldi aklıma tüm bunlar. Belki de saçmalıyorum, kimbilir? Ama nerede Peace Sells but Who’s Buying?, So far so Good albümlerini çıkaran, “Hangar 18”, “Foreclosure of a Dream”, Captive Honour” gibi şarkılar üreten Megadeth örneğin. Belki de o eleştirel yönleri hâlâ devam etmekte -- son birkaç yıldır (hatta birkaçtan da fazla) takip etmiyorum-- belki şimdi daha da iyi eleştiriyorlar yaşadıkları sistemi? Belki tüm bu yazdıklarım bir delisaçması, standart komplo teorisi vs. Öyleyse eğer, bu yazıyı geçin! Yaşasın kapitalizm deyip, üzerine bir de soğuk bira için, fena mı?
Merhaba blog!

Uzun yıllar, hatta aylar süren bir inceleme-tanışma sürecinden sonra birliktelik bugüne kısmetmiş! Bundan böyle, bazen Türkçe, bazense İngilizce; kimbilir? birgün derme-çatma yazı yazabilecek bir seviyeye gelirsem -- o dil hangisi olursa -- o dilde yazılar döktürüp bu sanal alanda birkaç megabytle’lık yer de ben işgal ederim, iyi mi?

Yazı yazma sürecim belirsiz, sebepsiz de olsa; zaman zaman, seyrek de olsa, severim yazmayı.. Bu ilk yazı o yüzden sana ithaf olsun sevgili blog! Kimi zaman fragman(lar), kimi zaman denemeler, yazı demeye kıyamadığım (kalitesinden ötürü) harflere dökülebilecek (dökebildiğim) her şey senin alanında olacak ona göre! Hedef kitlesi mi? Kimbilir? Belki herkes, belki de bizzat kendim, belki de hiçkimse!

Seyrek-sık da olsa bol bol görüşmek ümidiyle!

Behçet Necatigil’in dediği gibi Bile/Yazdı[ğımız] bir ortama merhaba!!!