Taner Baybars'ın anısına saygıyla...
isbaho
13 Şubat 2012 Pazartesi
16 Aralık 2011 Cuma
Mavinin Yankısı
Mavinin Yankısı*
Mavi.. yankı bulur mu gökyüzünde? Muhtemelen, ‘gökyüzü zaten mavi değil mi, o halde, nasıl olur da mavi yankılanır?’ diye soruyorsunuzdur. Ya da, ‘mavi gökteki yansımasını çoktan bulmuş, o yüzden gökyüzü mavi’ demek geliyordur içinizden.. Kimbilir? Belki de doğru her ikisi.. Belki de yanlış! Neye yarar ki tüm bu sorular cevabını bilemedikten sonra?
Sonbaharda yankılanır en çok mavi. Sabah, daha gün ağarmaya başlarken, o karamsar koyuluğu güneşle beraber atar üzerinden. Sonra, açıldıkça, insanların içine dolar özgürce.
Neden sonbahar? Hemen söyleyeyim: Bir kere, mavinin yaz boyunca süren yankısı öyle sonbahardaki gibi yoğun değildir. Yazdaki mavi, açıktır, uçucudur; alabildiğince gider sonsuzluğa.. ilkbahardaki mavi, yazdaki maviye göre daha yoğundur elbet, fakat sonbahardaki gibi değil. Olsa olsa br hafta sürer mavinin yoğun yankısı. Daha sonra yazın uçucu, aldatıcı açılığına aldanıp, sonsuzluğa ulaştırmaya çalışır kendisini; ve böylece yankı, daha başlamadan kaybolur gider gökyüzünde..
Kışın mavisine gelince.. Kış boyunca, mavi mavi olduğunu unutur. Gün ağarırken sıyrılır koyuluktan, karamsarlıktan. Ve sonra, sadece üç-beş yankı bulmaya başlayadursun, gecenin karanlık, karamsar koyuluğu yutar onu. Maviye özgürce yankılanıp, kuşlara önderlik etme fırsatı bile bırakmaz. Ama sonbahar mavisi öyle mi? Yazı yeni ardımızda bırakmanın verdiği bir burukluk, üzerine hüzün, kışa hazırlık, günlerin kısalmaya başlaması, saatlerin geriye alınması.. Sanki tüm bunlar sırf mavinin yoğun biçimde yankılanması için düzenleniyor demek geliyor insanın içinden..
Mavi mavi mavi.. Edip Cansever’in “İki Kent” şiirinde dediği gibi “geçersin geçersin geçersin.” Sonbaharda yaşadığı yoğun yankıdan sonra, kışta bir süreliğine dinlenir mavi. Derken, ilkbahar ile birlikte ortaya çıkmaya başlar. Sonrası yaz.. Yazla birlikte, sanki mavi de bir tür maceraya dalar. Kıştaki uykusunun aksine, açılıp-saçılıp bize özgürlük vaat etmeye çalışır ya, hepimiz biliriz bunun ne derece aldatıcı olduğunu. Aslında mavi, yazda, kıştakinin aksine uyumaz, canlanır. Canlanmasıyla, dört bir yana dağılır, yankılanırken gökyüzünde kaybolur.
Gelelim sonbahardaki mavinin yankılanmasına.. Sonbahar, yazdan çıkan haşarı, tembel, özgür, hercai mavinin tekrar kendisini bulmasıdır. Birçoklarınınz buna katılmayıp, mavinin kendisini en çok yaz mevsiminde bulduğunu iddia edecektir büyül bir ihtimalle. Ancak hayır; mavi, yankısını sonbaharda bulur çünkü mevsimler içerisinde bir tek sonbahar bize mavinin kıymetini “gerçek ölçüde” göstermektedir. Yaz boyunca kim mavinin kıymetinin farkındadır ki? Bütün gün gökyüzüne hakim olan açık mavi, bulutsuz bir gökyüzü için ne ifade eder ki? Dört bir yana dağılmış pigmentleri maviyi toparlamak için en ufak bir çaba dahi göstermezken, tembel tembel durmaktayken ve gökyüzünde tek bir bulut dahi yokken —beyaz olmadan mavinin tadına varabilmek mümkün mü?— kim farkında varır o güzelim mavinin? Peki ya, o kışın kapkaranlık günlerinde, kim hatırlar ki maviyi? Kış, bize maviyi tamamen unutturmaya çalışırken, gündelik hayat koşuşturmacasında, kim düşünür maviyi? Ama ilkbahar ve sonbaharda öyle mi? Doğanın uyanmasıyla, insanlar mavinin varlığını anımsamaya başlar.. Yeşilin, sarının.. Mavisiz bir yeşil, mavisiz bir sarı, ne kadar güzel olsa da eksiktir..
Bambaşkadır sonbahar.. Maviye mavi olduğunu anımsatır.. Her mavinin içerisinde biraz da hüzün yok mudur, tıpkı sonbahar gibi? Başka bir deyişle, maviyi mavi yapan içinde barındırdığı bir avuç hüzün değilse nedir? Neyden yükselen notalardaki hüzün gibi..
Maviyi mavi yapan, onu “gerçek” kılan, değerini anımsatan bir tutam hüznü simgeleyen, ağaçları kuruyan yaprakların sararmasıyla hayatın geçici, boş olduğunu hatırlayan sonbahar, maviye “asıl” değerini veren yegâne mevsimdir.
Sonbaharı yaşadığımız bu günlerde, mavinin yankısını duymak ya da görmek isterseniz, bir sonbahar akşamı gökyüzüne bakın. Orada, kararmakta olan gökyüzünde, yeni yanmış sokak lambalarının üzerinde uçan bir çift beyaz güvercin görürseniz, üzerlerine yansımakta olan sarı ışıklarla yukarıya bakın ve dinleyin... Mavinin yankısını..
* 2000 yılından... Şenol Filiz / Birol Yayla'nın Yansımalar albümündeki "Mavinin Yankısı" adlı şarkı eşliğinde yazılan, emprovize bir yazı denemesi...
20 Mayıs 2009 Çarşamba
What do we think when we think about history? A narrative that covers the summary of 'what happened'? Or wars, conflicts etc.? Considering history as a way of narrative gives one an impression that there is no such a thing called 'unbiased history' because, language and discourse, inevitably subjective ―that is, we, as subjects are subjected to the structure.
Is there any relationship between narrative, national identity, and official policies? It is a fact today that there is a relationship between narrative and construction of a national identity. That is why, official policies insist that 'their' narrative is the 'ultimate truth', whereas, 'the other' is someone that cannot be trusted because 'they are the ones who made us suffer' throughout years and so on.
Regarding Cyprus, an island that has a notorious history about ethnic violence since the mid 50s, history education, in particular, has been using/used to perpetuate the official policies on both sides. In other words, history education is being used to 'create national identity' that is based on mistrust, hence division. For example, the old Cyprus history textbook that was used on the north side of the island, pointed out that “Cyprus is a geographical extension of Anatolia” (Serter 1999, p. 7) and “EU as a rotten apple and poisoned carrot”, which clearly show the discourse of the official policy during that time.
However, what we have seen with the research that was done by POST-Research Institute (POST-RI) is that this 'old discourse' has been replaced by a 'new discourse' that is based on the notion that 'Cyprus is our homeland'. In that sense, we can argue that this 'new discourse' that replaced as 'Cyprus is our homeland' points out to a different worldview. Instead of promoting mistrust, fear, and hatred towards the 'other' (that is Greeks and/or Greek Cypriots), new Cyprus history textbooks that was revised, for the first time after 31 years after 1974, in 2005 talks more about the social history of Cyprus. For example, there are some examples that talks about how Turkish Cypriots and Greek Cypriots collaborated during the Second World War while working in the Cyprus Army. Or, how the Turkish and Greek Cypriots had a common football league. Names of the villages or places are given both in Turkish and Greek that gives one an idea that Cyprus is not only the homeland of the Turkish Cypriots but also the Greek Cypriots.
Another thing that the project has documented is that new Cyprus History textbooks are student-centred and promotes students as researchers, or discuss the issues in class that did not exist in the old textbook. These can be seen through using some visual materials, pictures and caricatures in particular. However, the interviews that were done with teachers show the fact that, although textbooks are written in terms of 'new pedagogical methods', when it comes to apply these, there are some problems: such as, given the limited time, inevitably, teachers must use the old way of teaching; there is a need to train the teachers since most teachers are not familiar with the new ways of teaching etc.
In conclusion, “...although an important step has been taken in terms of peace education in the northern part of the island, more work needs to be done. The revised textbooks offer a pathway which should be built on and taken forward. This is essential if we are to see a different method of both history teaching and learning, and the development of a new generation of citizens who will be able to live and work in a multicultural environment.” (POST-RI 2007, p. 55). In other words, in order to promote peace in Cyprus through education can be done only if 'two sides' use the same language. Through this, as Derrida argues, 'the third intervenes' and that is the beginning of reconciliation (Derrida 2001, p. 49).
* First published in Greek as "Η Ιστορία και οι δυσκολίες της", Revma (PEYMA) Magazine, February 2009.
References
Derrida, Jacques. “On Forgiveness”. On Cosmopolitanism and Forgiveness. London & New York: Routledge, 2001.
Kıbrıs Tarihi, 1. Kitap: Ortaokullar İçin Tarih Kitabı. [Cyprus History, Volume 1: History Book
for the Secondary Schools]. Lefkoşa: KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı, 2005.
Kıbrıs Tarihi, 2. Kitap: Ortaokullar İçin Tarih Kitabı. [Cyprus History, Volume 2: History Book
for the Secondary Schools]. Lefkoşa: KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı, 2005.
Kıbrıs Tarihi, 3. Kitap: Ortaokullar İçin Tarih Kitabı. [Cyprus History, Volume 3: History Book
for the Secondary Schools]. Lefkoşa: KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı, 2005.
POST-Research Institute. Project on education for peace II. Textual and visual
analysis of the lower secondary school history textbooks – Comparative analysis of
the old and the new history textbooks. Nicosia, POST-RI, 2007.
Serter, Vehbi Zeki. Kıbrıs Tarihi (The History of Cyprus). Nicosia: n.p, 1999.
20 Haziran 2008 Cuma
Some quotes from Tractatus Logico-Philosophicus
3.221 - Objects can only be named. Signs are their representatives. I can only speak about them: I cannot put them into words. Propositions can only say how things are, not what they are. (p. 15)
6.43 - If the good or bad exercise of the will does alter the world, it can alter only the limits of thw world, not the facts-not what can be expressed by means of language.
In short the effect must be that it becomes an altogether different world. It must, so to speak, wax and wane as a whole.
The world of the happy man is a different one from that of the unhappy man. (p. 87)
22 Mayıs 2008 Perşembe
Jacques Derrida - Positions, p. 63
24 Nisan 2008 Perşembe
Kendim söylemediğime eminim ama nerede okuduğumdan da hiç haberdar değilim. Her hikâye eksik kalmış bir öyküdür, tıpkı her fotoğrafın tüm görüntüyü içermemesi gibi. Persepolis’i görünce aklıma ilk gelen şey bu cümle oldu. Niye mi? Şu sebepten ötürü: film İran’daki devrimi bir kızın bakış açısından mükemmel derecede güzel anlatıyor da ondan. Ama ne kadar muhteşem anlatırsa anlatsın, elbet her öyküde eksik bir nokta vardır. Neticede, adına hikâye dediğimiz şey bir anlatıdan ibaret ve ister istemez, anlatı işin içerisine girdiği anda, dilin bize sunduğu imkânlar dahilinde aktarmıyor muyuz öykümüzü? Ve işte, tam da bu yüzden dolayı, eksik kalıyor her anlatı. Belli sınırlar çizmezseniz, anlatı anlatı olmaktan çıkar, sadece yaşanan ama aktarıl(a)mayan birşey olur, ki bu da bizi Wittgenstein’in etik hakkındaki düşüncesine götürüyor sanki: ‘etik anlatılamaz, yaşanır’. Neden? Dil, adına etik dediğimiz o kavramı açıklayabilecek kadar engin değil de ondan.
‘Ne saçma’ deyip okumayı bırakabilirsiniz tabii. Persepolis’in üzerimde bıraktığı ilk etki bu oldu diyebilirim.
Animasyon türünün yapısal anlamda vermiş olduğu tüm avantajların mükemmel bir biçimde kullanıldığı bir film Persepolis. Marjane’in daha çocukken mahalledeki arkadaşlarını babası Şah rejimi için çalışan bir arkadaşına karşı ‘ayaklandırması’, büyüdükçe öğretmenlerini sıkıntıya düşürecek sorgulamaları, türbanın gelişi, devrim sonrası İran’ın durumu, İran-Irak Savaşı, savaş süresince ve sonrasında ülkenin içinde bulunduğu durum, İran Şah’ının neden Türkiye gibi demokrasiye geçmeyip, Batı dünyası (İngiltere) tarafından kandırıldığı, Marjane’in Avusturya’da yaşadıkları ve uzayabilecek tüm örnekler, animasyonun sunduğu neredeyse sınırsız olanaklar sayesinde bir filmin yaratabileceği etkinin kat be kat üzerine çıkmış kanımca. İlk başta biraz renkli olan, ancak özellikle devrim sonrasında tamamen siyah-beyaz bir hale gelen İran; karşı taraftaysa renklerin olduğu Avrupa. Büyükannesinin ‘nereden geldiğini asla unutma, köklerini inkâr etme’ sözleri.. Avrupa’nın bireysel anlamda özgürlüğünün her zaman gösterildiği gibi çok da muhteşem birşey olmadığını, sosyal yönlerinin zayıf kaldığı kısmı da gösterilmeye çalışılmış. Persepolis ile eleştirilebilinecek noktalardan birisi, belki de, Satrapi’nin İran’daki devrimi tamamen ‘içeriden’ olan bir olaymış gibi gösterip de, devrimin devrim olabilmesinde önemli rolleri bulunan Batı dünyasının rölünü pek de anlatmaması olarak adlandırılabilir. Daha önce de belirttiğim gibi, kanımca, birşeyi unutulmamalıyız: Her hikâye eksik kalmış bir öyküdür, tıpkı her fotoğrafın tüm görüntüyü içermemesi gibi. Satrapi’nin Persepolis’ini böyle okumalı, seyretmeli ve yorumlamalıyız. Neticede, Satrapi’nin bizlere anlattığı öykü kendisinin ‘yaşam-dünyasında’ gördüğü, algıladığı biçimde gerçekleşen devrim ve bu devrimin kendi hayatı ve ailesini ne gibi bir biçimde etkilediğidir. O yüzden, Satrapi’nin eserini incelerken herkes kendi yaşam-dünyası ekseninde inceleyip, ona göre yorumlayacağı gözden kaçırılmamalıdır demek sanırım pek de yanlış bir değerlendirme olmaz.
Sonuç olarak, etkileyici bir animasyon Persepolis. Etkileyici olmasını da animasyon türünde olmasına borçlu bence. Çünkü çizgi roman türünden film türüne uyarlanması sırasında olabilecek biçimsel ve yapısal birçok sorun, animasyonun sunduğu imkânlar sayesinde daha etkileyici olarak aktarılmış. Her anlatının, yapısı itibarıyle, eksik bıraktığı noktaların var olduğunu (gözardı etmezsek) unutmazsak, eseri daha olumlu değerlendirebiliriz sanırım...