4 Ağustos 2007 Cumartesi

Hüzün ya da Kelimelerin Yetersiz Kalışı

II


Kelimelerin kifayetsiz olmasının hiçbir zaman son bulmayacağını, neticede, dil denilen yapıya, kalıplara sahip olduğumuz noktasında bitirmiştik ilk yazıyı. Şimdi, bu varsayımı biraz geliştirelim...

Bir resim düşünün. Değişik aktörlerin rol aldığı. İçinde bir araba, iki kedi, bir anayol bulunsun. Bu anayol, hafif yokuşlu bir yol olsun. Resmi daha detaylandırırsak; hızla ilerleyen bir araba ve bu arada gecenin karanlığında yolda karşıdan karşıya geçmekte olan bir kedi (kedinin renginin ne olduğu sorusu tamamen size kalmış). Kedilerden birisi karşıdan karşıya geçmek üzere yola atılmışken, diğeri olan biteni anlama amacıyla seyrediyor diğerini. Aynı anda, hızla yolda ilerlemekte olan (ve hafif yokuşu tırmanan) aracımız karşıdan karşıya geçmekte olan kediyi ya görüyor ve gaza basmaya devam ediyor veya kediyi görmeyip yoluna koyuluyor. Sonuç hazin: Karşıdan karşıya geçmekte olan kedi oracıkta, anında ölüyor. Ne olduğunu anlayana dek yolun ortasında cansız bedeniyle yatan kediyi, ta ilk başta olan biteni anlamaya çalışan diğer kedi izliyor. Bu arada, resme bir başka kişi daha katılıyor: O an aynı yoldan geçip evine doğru gitmekte olan birisi tüm bu anlatılanları dışarıdan bir sinema filmi görür gibi seyrediyor ne yazık ki. Çünkü o olayın ne olduğunu anladığında zaten herşey çoktan olup bitmiş, kedilerden birisi yolun ortasında cansız bedeniyle yatıp dururken, diğeri tıpkı bir insan gibi, cansız halde orada yatan kediyi seyrediyor uzun uzadıya.

Kötü bir resim çizdiğimin farkındayım. İlk olarak herkesten, bu kötü resim için özür dilerim. Ne de olsa, kimsenin başkalarının içini böylesine karartma hakkı yok. Yok ama, anlatmak istediğim şeyi anlatabilmek açısından vermek istedim o örneği. Aslında behsetmek istediğim şey basit: Kelimelerin yetersizliği. Hele hele, hüzün gibi bir duygu karşısında hangi kelime yeterli olabilir ki? Tabii ki, konu ‘hangi kelime yeterli olabilir ki?’ diye genişletilebilir ancak bu şu an üzerinde durmaya çalıştığım konuya bağlı olsa da onu aşan birşey.

Konumuza dönecek olursak, ölü kediyi umutsuzca seyreden kedinin halini hangi kelime ifade edebilir sizce? Acı, hüzün, keder? Sözlüğe göre “elimizdekini veya umutlarımızı yok eden olayların verdiği ruh tedirginliği”ne acı diyoruz. Zavallı kedicikleri ele alırsak, acaba karşıdan karşıya geçmekte iken ölen kediyi seyretmekten başka birşey yapamayan diğer kedinin hissettiği duyguları acı sözcüğü ne kadar karşılayabiliyor? Peki ya hüzün? Sözlüğe göre o da “iç kapanıklığı, gönül üzgünlüğü” demek. Hangimiz ifade edebilir ki ‘iç kapanıklığını’?

İç kapanıklığından söz açmışken, aklıma Sabahattin Kudret Aksal’ın “İçe Dönük” adlı şiiri geldi. Şöyle başlıyor Aksal şiirine.


İçe dönük mahalle
Kilitlenmiş kutular
Bak da yağmuru kokla
Sonra delinmiş gökler
*

Haksız mı şair? Hangimizin içinde “kilitlenmiş kutular” yok ki? Ve yine bu “içe dönük mahalle”yi hangi söz ya da sözcükler ifade edebilir? Sözcüklerin ifadesiz kalmalarına taktım, haklısınız. Ama ne yapabilirim? Günlük hayatta kullandığım, kullanmaya çalıştığım kelimelerin olayları açıklamama yetersiz kalışı beni bu noktaya getirdi.

Tekrar kedilerin yaşadığı trajediye dönecek olursak... Ne “acı”, ne “hüzün”, ne de “keder”, cansız bedeni yolda yatmakta bulunan kediyi seyreden kedinin ruh halini açıklayabilir.

Belki de en iyisi şiir okumak! Şiirde bulmak teselliyi... Başka bir değişle, şiirle anlatmaya, anlamaya çalışmak hüznü... Tıpkı “Geçmiş Zaman Duygulanımları” şiirlerinde Sabahattin Kudret Aksal’ın dediği gibi.


Akşamlar vardı silme hüzün
Gölgeler lambaları yakar
Kapanan kepengi gündüzün
Sokağımız erguvan kokar

Çekilir odalara kızlar
Yataklara düşerler tenha
Yalnızlık orada kol gezer
Bir mermi sürülür silaha

Masaldır gece (ah) o masal
Bahçede kirazlar ve dutlar
Üstümüzden geçerler usul
El fenerleriyle bulutlar.
**

* Sabahattin Kudret Aksal. Batık Kent: Son Şiirleri – Bütün Eserleri. İstanbul, YKY, 1993, s. 41.
** Sabahattin Kudret Aksal. Batık Kent: Son Şiirleri – Bütün Eserleri. İstanbul, YKY, 1993, s. 53.

Hiç yorum yok: