16 Kasım 2007 Cuma

Popüler Bir Şarkının Yıllar Sonra Düşündürdükleri: “Hayat, Evren ve Herşey” & Tasmin Archer’in “Sleeping Satellite” Şarkısı

Popüler müzik... Adı üstünde, popüler olan; “ortalama insan” tarafından denilerek gizlice aşağılanan kesimin tükettiği, “yüzeysel anlamlar” içeren, ama özünde başka bir ideolojinin bayraktarı! Bu sözler size çok mu tanıdık geliyor? Eminim evet. Ama benim şu ne olduğunu kendimin dahi bilmediğim yazımsı yazıda (harf kalabalığı deyin isterseniz) bahsetmek istediğim tam olarak bu değil; aksi hiç değil! Ne aksi düşünce? Herkes, ne tüketirse tüketsin kendi istediği anlamı çıkarır gibi, son derece soyut, altında başka ajandalar olan düşünce hiç değil! Ne de olsa, “postmodernizm, yüzeyin altındaki ‘derin’ anlamı reddeder...” (Fiske 2002, s. 39).

Benimkisi bayağı kişisel bir yazı; o yüzden aynı anda her iki taraftayım! Tıpkı Stuart Hall gibi belki, belki de hiç değil! Yargı, olur da bu yazıyı sonuna kadar okuma sabrın varsa eğer, tamamen sende çünkü...

Çocukluk değil de ilk gençlik yıllarım olan 90lı yıllar.. Ne yıllardı demeden geçemeyeceğim. Kendimce ‘katı olan herşeyin buharlaştığını’ fark etmeye başladığım yıllar. 80li yılların, Thathcer ve Reagan’ın neo-liberal politikalarından habersiz, bilinçsiz, sade, “normal” bir tüketici olduğumuz zamanlar. Gerçi hâlâ sade bir tüketiciyim. Aradaki tek fark ise şu: şu an durup kendi kendimi dahil eleştirebiliyorum. O zaman öyle bir “yetenekten yoksundum!” Lâfı çok uzattım yine... ne diyordum ki? Hatırladım! Çocukluğumda, hiç İngilizce bilmediğim halde, beni etkilemiş (derinden hem de) bir şarkıyla tekrar karşılaşmanın çağrışımlarını yazacaklarım. Belki saçma, belki mantıklı. Belki de kimsenin umrunda olmayan, kendi “iç dünyamda” yaşamakta olduğum karmaşayı “anlama”, kendime “açıklama” kaygısı benimkisi... Kimbilir?

Tasmin Archer’in “Sleeping Satellite” şarkısı beni “düşüncelere iten” şarkı. Yıllar sonra eski bir dostunuzu görürsünüz de anılardan, yaşanmış o güzel günlerden konuşursunuz ya, o cinsten benimkisi. Şarkıyı dinlediğim –yıllar sonra– ilk an, çocukluktan “şimdiki zaman”a geliverdim birden! Yaşamakta olduğum “duygusal sorunlar”dan tutun da, yazmak mecburiyetinde olduğum doktora tezine, hepsini 4 dakikalık bir zaman dilimi içerisinde bir çaydanlık gibi demleyip, kullanıma sundum! Müzik, sözleri ne olursa olsun, söyleniş tarzı, müzikle vokalin uyumu, hiç bilmediğiniz bir dilde olsa dahi, üzerinizde çok farklı etkiler yaratır, değil mi? Bence öyle... ya da en azından bende öyle olmakta... Çok şükür, bugün, çat-pat da olsa bildiğim kısır İngilizcemle şarkının sözlerini az da olsa kavrayabiliyorum. Ama konu bu değildi...

Müzik sayesinde, bazı şeyleri tekrardan hatırladım. Mesela, bazı şeylere üzülmenin, üzülünen şey(ler)i geri getirmeyeceği. Hayatın herşeye rağmen devam ettiğini... Ben olmasam da,
bil(e)mesem de, dünyanın, evrenin var olduğunu, belki de var olacağını. Algılarımızın her ne kadar ‘yaşam dünyamızı’ oluştursa da, yanıltıcı olabileceklerinin ayırdına vardım. Bazen, gerekmeyen bir biçimde, imgelere fazladan anlam(lar) yüklediğimizi. Adına âşk dediğimiz şeyin bir uyuşturucudan farksız olduğunu (sağolasın Halil gardaş), bittiği zamansa (veya bitmek üzere olduğu zaman), vücudumuzun ona ihtiyaç duyduğunu; bulamayınca da acı çekmekte olduğumuzu... Etkisinin ancak zamanla “geçtiğini.” Ta ki “yeni” veya “farklı”sını bulana dek! Neden bu kadar bağımlıyız ki şu adına âşk dediğimiz şeye? Kimbilir? Adına insan denilen yaratık, belki de sandığımız kadar güçlü değil belki, belki de... Ne bileyim! Bu satırların yazarı olarak, bendeniz, bir bakarsınız, 5 yıl sonra yüne düşmüş bu tuzağa bile bile; bakalım...

Müzik sayesinde dertlerim hafifliyor, gerçekten. Tabii bir de yazın faaliyetini üzerine eklerseniz, acı hem hafifliyor, hem de ağırlaşıyor. Dışarıdan bakıldığında basit akorlar, sözlerden oluşan bir pop şarkısı, nasıl olur da tüm bunları düşündürür ki? Metne bakışımız, burada devreye giriyor herhalde. Stuart Hall’un dediği gibi, değişkenler ‘kodlanan’ mesajı ‘açımlama’ safhasında etkileyen yegâne şeylerin en önemlisi belki de.

“Nerede kalmıştık?” Dertlerim, tasarılarımdan... yazmak zorunda olduğum –çünkü ben, en azından hâlâ daha, birçok şeyden daha fazla istiyorum bunu, her ne kadar uygulamada böyle değilse de bu böyle– doktora tezim ve başvurmayı düşündüğüm bir konferansa ne yazabileceğimi kabaca da olsa şekillendirmeye yardımcı oldu bu pop şarkısı –ancak beceriksizliğimden ötürü konferansa bildiri özetini yetiştiremedim. Sanırım insan davranışı, duyguları, hormonları, bilgi birikimi ve tüm diğer faktörler (etnik köken, dil vs) öyle kolay kolay açıklamabilinecek şeyler değil. Ve belki de bu yüzden, hâlâ daha “yapay zekâ”ya karşıyım! “Düşünen bilgisayarlar” birer makine olacak sadece. Aldığı koku, tattığı tat, “hissettiği his(ler)”, herşey bir ve sıfırlardan ibaret olacak! Her ne kadar çağdaş bilim hislerimizi matematik dilinde anlatabileceğini iddia etse de. Neticede, matematik de, şu an yazmakta olduğum dil gibi yapay birşey. Kültürel bir üretim, bir yapı.

Konudan yine uzaklaştık. Buna da şarkı-kâğıt-kalem arasında var olan, adını bilinçaltının açığa çıkması deyin olarak tanımlayın, ne derseniz deyin, onun eseri herhalde.

Şarkı, hafif bir hüzün verse de bana, diğer taraftan umut aşılamaya devam ediyor! Ta lise yıllarında yazmış olduğum ve o zaman adına şiir dediğim ancak şu an adını benim dahi koyabilmekte zorlandığım o şeyin (her neyse) şöyle bir dizesi vardı:
“Gökteki yıldız geleceğimizdir
Ta sönene dek!”


Bu ne demek? Basit tabii... Tıpkı yıldızlar gibi, herşeyin bir ömrü var: bizim, sizin, âşkın, müziğin, evrenin. Parıldayan ışık olduğu sürece, içimizdeki ışık da varlığını sürdürmeye devam edecektir. Ne zaman ki yıldız kayar, gözümüzün feri söner, işte o zaman bitmiştir herşey. Güneş batıp yıldızlar göründükçe, her gecenin bir sabahı oldukça, hayat bir akarsu gibi aktıkça; ağlasak da, üzülsek de, dünya dönmeye devam edecek ve başka bölgelerde hayat platoları yeşerecek –yeşermeye devam edecek. Hayâlkırıklıklarımız belki de sadece boyutların değişmesine katkıda bulunuyor, biz farkına varmadan.

Gördüğünüz gibi –eğer hâlâ bu saçma sapan yazıyı okuma kararlılığını göstermişseniz– basit bir pop şarkısı, içeride kalmış düşüncelerin açığa çıkmasında önemli bir unsur olabiliyor. Yeter ki kendimizi açmaya hazır olalım. Öyle basit bir pop şarkısı deyip de geçmeyin! Tabii ki müzik endüstrisinin ne(ler) yaptığını, yapmaya çalıştığını, ticarileşme olaylarını bilerek, pop müziği “ortalama insan”ın basit, tükettiği bir meta olarak görmek dururken böyle şeyler söyleyebiliyorum? Ben de bilmiyorum. İnanın... Eğer şu an saat geceyarısını geçeli üç saatten fazla olmasaydı ve yarına işe gitmek mecburiyetinde olmamış olsaydım, hayatın anlamı üzerine abuk subuk bir yığın harf kalabalığıyla satırlar işgaline devam edecektim. Tek sebep bir şarkı. Ne Chopin, Beethoven, Mozart, Bach, Lizst; ne de caz, blues, ya da ciddi sözlere sahip bir şarkı. Muhtemelen şarkıyı yazan ve besteleyenler bile bu kadar derinlemesine düşünmemiştir. Beş yıl sonra şarkıyı dinlersem, büyük bir ihtinmalle, çok farklı şeyler yazacağım –umarım.

Sonuç mu? Lütfen basit bir “Sleeping Satellite” deyip de geçmeyin sakın. “Basit bir pop şarkısı”, bazen çok “derin” düşüncelerimizi açığa çıkarma yolunda iyi bir araç olabilir...


Kaynakça:

John Fiske. Postmodernizm ve Televizyon. Çev. Nilgün Gürkan. der. Süleyman İrvan. Medya, Kültür, Siyaset. Ankara: Alp Yayınevi, s. 29-57

Hiç yorum yok: