Hüzün ya da Kelimelerin Yetersiz Kalışı
I
I
Kim söylemiş bilemiyorum ama sanırım doğruluk payı var, en azından benim için. Nereden mi bahsediyorum? Tabii ki adına hüzün dediğimiz o duygudan. Nasıl ifade edebileceğim hakkında, dürüst olayım, en ufak bir fikrim yok. Öyleyse ne diye hüzünden bahsetme haddini buluyorum ki kendimde? İçtenlikle söylemek gerekirse, hüzün kelimesini hangi insan görse, ne denmek istediğini üç aşağı beş yukarı anlar. Hüzün kelimesi herkes için aynı anlamı, duyguyu mu simgeliyor? Kesinlikle hayır. Yani, demek istediğim o değil. Her insan için hüzün kelimesi belli bir ortak payda ifade etse de sonunda her insanın hüznü kendi içsel dinamikleri tarafından belirlenmiyor mu? Bu da, bizzat bu satırları, ‘herkesin hüznü başkadır’ gibi başlangıç noktasından uzak bir noktaya sürüklemiyor mu? Cevabım yine hayır… Başta belirttiğim gibi, kime hüzün desem az da olsa anlar ne demek istediğimi. Yoksa yanılıyor muyum?
Hangimiz hüzünlenmemiştir ki hayatı boyunca. Başka bir değişle, hangimiz hüzün dediğimiz duyguyu yaşamamıştır ki? Peki, sizin hüznünüzle benim hüznüm aynı mı? Kim iddia edebilir ki bunu? Hüzünometre diye bir ölçüm cihazı olmadığına göre – veya öyle birşey olsa da, sizin hüznünüz benim hüznümden kaç ölçek fazla olabilir ki? – nasıl anlayacağız aynı şeyden bahsettiğimizi hüzün dediğim zaman ben? Sorunun sonundaki “ben” sizi şaşırtmasın, devrik cümle kurulumu bizzat bu satırların yazarı tarafından istenerek yapılmıştır..
Hüznü ölçen herhangi bir nesneye veya ölçeğe sahip olmadığımıza göre, ne gereği var bu kadar satır işgal etmenin diye düşünebilirsiniz. Kısmen haklısınız da… Belki de hiç gereği yok hüzünden bahsetmeme. ‘Nasıl olsa herkes anlıyor veya herkes kendi anladığıyla yetinebiliyor, önemli olan da bu’ diyebilirsiniz. Hüzün hakkında bir yazı yazmamın sebebi basit aslında: Hüzünlüyüm. Son derece bencilce bir tutum kabul edilebilir bu, fakat hangi yazar kendini anlatmamıştır ki? Geçtiğimiz günlerde vefat eden Attila İlhan, bir yerde (neresi olduğunu şimdi hatırlamıyorum) birkaç romanı olduğunu ancak bunları hiçbir zaman yayımlamayı düşünmediğini, sebep olarak da her yazarın ilk dönem yapıtlarında kendisinden birşeyler bulunduğunu belirtmişti. O zaman ‘bu yazı şu satırları yazan kişinin ilk dönem yapıtlarına bir örnektir’ şeklinde bir yargı çok da yanlış sayılmasa da, önemli olan yazarın ilk dönemde kendisinden son dönemde başkalarından bahsetmesi değil. Her yazar, öyle veya böyle, maskelese de maskelemese de, karnavallar içinde de olsa, kendisinden, kendi hayatından, etrafından, duyduğu veya oradan buradan aşırdığı hikayelerden faydalanarak oluşturmaz mı yapıtlarını? Hüzünle başlayıp yazarın yazma eylemine geçtik birden. “Daldan dala”…Zaten hayatın kendisi bir daldan öbür dala geçmiyor mu? Neden sohbet ederken bir konudan diğer konuya atlamak “tutarsızlık” olarak düşünülmüyor da, konu yazı yazmağa gelince bir konudan diğerine, deyim yerindeyse “hoppadak” atlamak o yazarı “tutarsız” kılabiliyor?
Evet, yazıya hüzünden bahsederek başladım fakat sonra hüzün konusu birden dallanıp budaklandı, başka bir alana sıçradı. Bunun en önemli sebebi, bana kalırsa, yazı yazma eyleminin “yumrulu” yapısıdır. İlle de modellememiz gerekirse, bir ağaç yerine bir patatesi örnek gösterebiliriz yazı yazmadan söz ederken. Deleuze ve Guattari’nin rizom dedikleri şey de bu değil mi zaten?
Tekrar hüzne dönecek olursak… Bazen anlatmaya çalıştığımız şeyler o kadar engindir ki, bir kelime asla karşılamaz ne anlamı ifade ettiğini. Aranızdan bazıları, hangi kelime bahsettiği kavramı karşılıyor? diye sorabilir. ‘Bir kelime olsa olsa ne anlama gelmediğini anlatır’ cümlesi kendi içerisinde bir çelişki midir? Peki o zaman, ne gerek var tüm bu yazdığımız yazılara? Konuşmayalım, yazmayalım en iyisi diyecek gibi mi oldunuz yoksa? Belki de haklısınız. Kimbilir, bu bahsettiğimiz kavramlar materyal olmadıklarından tam anlamıyla ifade edilemezler dese birisi, haklı mıdır sizce? Peki “demir” kelimesi bahsedilen materyali tam olarak anlatabiliyor mu? Yoksa, Orhan Veli’nin dediği gibi, siz de
Hangimiz hüzünlenmemiştir ki hayatı boyunca. Başka bir değişle, hangimiz hüzün dediğimiz duyguyu yaşamamıştır ki? Peki, sizin hüznünüzle benim hüznüm aynı mı? Kim iddia edebilir ki bunu? Hüzünometre diye bir ölçüm cihazı olmadığına göre – veya öyle birşey olsa da, sizin hüznünüz benim hüznümden kaç ölçek fazla olabilir ki? – nasıl anlayacağız aynı şeyden bahsettiğimizi hüzün dediğim zaman ben? Sorunun sonundaki “ben” sizi şaşırtmasın, devrik cümle kurulumu bizzat bu satırların yazarı tarafından istenerek yapılmıştır..
Hüznü ölçen herhangi bir nesneye veya ölçeğe sahip olmadığımıza göre, ne gereği var bu kadar satır işgal etmenin diye düşünebilirsiniz. Kısmen haklısınız da… Belki de hiç gereği yok hüzünden bahsetmeme. ‘Nasıl olsa herkes anlıyor veya herkes kendi anladığıyla yetinebiliyor, önemli olan da bu’ diyebilirsiniz. Hüzün hakkında bir yazı yazmamın sebebi basit aslında: Hüzünlüyüm. Son derece bencilce bir tutum kabul edilebilir bu, fakat hangi yazar kendini anlatmamıştır ki? Geçtiğimiz günlerde vefat eden Attila İlhan, bir yerde (neresi olduğunu şimdi hatırlamıyorum) birkaç romanı olduğunu ancak bunları hiçbir zaman yayımlamayı düşünmediğini, sebep olarak da her yazarın ilk dönem yapıtlarında kendisinden birşeyler bulunduğunu belirtmişti. O zaman ‘bu yazı şu satırları yazan kişinin ilk dönem yapıtlarına bir örnektir’ şeklinde bir yargı çok da yanlış sayılmasa da, önemli olan yazarın ilk dönemde kendisinden son dönemde başkalarından bahsetmesi değil. Her yazar, öyle veya böyle, maskelese de maskelemese de, karnavallar içinde de olsa, kendisinden, kendi hayatından, etrafından, duyduğu veya oradan buradan aşırdığı hikayelerden faydalanarak oluşturmaz mı yapıtlarını? Hüzünle başlayıp yazarın yazma eylemine geçtik birden. “Daldan dala”…Zaten hayatın kendisi bir daldan öbür dala geçmiyor mu? Neden sohbet ederken bir konudan diğer konuya atlamak “tutarsızlık” olarak düşünülmüyor da, konu yazı yazmağa gelince bir konudan diğerine, deyim yerindeyse “hoppadak” atlamak o yazarı “tutarsız” kılabiliyor?
Evet, yazıya hüzünden bahsederek başladım fakat sonra hüzün konusu birden dallanıp budaklandı, başka bir alana sıçradı. Bunun en önemli sebebi, bana kalırsa, yazı yazma eyleminin “yumrulu” yapısıdır. İlle de modellememiz gerekirse, bir ağaç yerine bir patatesi örnek gösterebiliriz yazı yazmadan söz ederken. Deleuze ve Guattari’nin rizom dedikleri şey de bu değil mi zaten?
Tekrar hüzne dönecek olursak… Bazen anlatmaya çalıştığımız şeyler o kadar engindir ki, bir kelime asla karşılamaz ne anlamı ifade ettiğini. Aranızdan bazıları, hangi kelime bahsettiği kavramı karşılıyor? diye sorabilir. ‘Bir kelime olsa olsa ne anlama gelmediğini anlatır’ cümlesi kendi içerisinde bir çelişki midir? Peki o zaman, ne gerek var tüm bu yazdığımız yazılara? Konuşmayalım, yazmayalım en iyisi diyecek gibi mi oldunuz yoksa? Belki de haklısınız. Kimbilir, bu bahsettiğimiz kavramlar materyal olmadıklarından tam anlamıyla ifade edilemezler dese birisi, haklı mıdır sizce? Peki “demir” kelimesi bahsedilen materyali tam olarak anlatabiliyor mu? Yoksa, Orhan Veli’nin dediği gibi, siz de
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.*
diyenlerden misiniz?
Kendimizi ifade etme sürecinde dil denilen yapıya, kalıp(lara) sahip olduğumuz sürece kelimeler hep kifayetsiz kalacak sanırım, “bu dert” ne olursa olsun.
* Orhan Veli Kanık. Bütün Şiirleri. İstanbul: Adam Yayınları, 1994, s. 55.
2 yorum:
Hüzün herkese eski herkese yeni bir şey. Derrida her şey text demişti. Ama gel gör, metnin dışında da birşeyler varmış. Malesef sembolik sistemin alet edevatı ile kırıklarımızı onaramıyoruz.
not: bir şey ayrı yazılmasızan rağmen bilerek bitişik yazdım
Yorum Gönder