hayat, platolarda devam edip dönerken
ve sen, o gizemli bakışlarınla yakarken sigaranı
saçlarını güneşe doğru savurur gibi sallayıp
buğdayların başaklarını dökmesi mevsimi gelirken
günabakanlar sabah güneşine doğru eğerken başını
senin o gizemli ve mahsun, bir kuğu kadar zarif boynun
yüzündeki ışıkla birleşip
gündüz gecelerinde hayat kaynağım oldu
yağan yağmurla loş ışık,
dışarıyı seyrederken sıcak odada
"come away with me in the night" diyesim gelir
belki sesimi duyarsın diye
ama bilirim, öyle olmayacağını
bazı şeyler için çoktan geç kaldığımı..
belki de bu yüzden, sabah ezanlarına kadar uyku girmeden gözüme
senin gül yüzünü düşleyip, sıcak gülüşünün
o soğuk kış akşamlarında içimi ısıtmasına hayır diyemeyeceğim
ne de olsa, sıcaklığın, kâlbimden vücûduma yayılan
ılık bir su gibi damarlarımda
bakışlar.. bakışlar.. bakışlar..
açıklanamaz bazı şeyler vardır ya hayatta
'kelimeleri kifayetsiz' kılan cinsten
hani her defasında doyulmayan,
kana kana içilen su gibi,
buz gibi bir kış akşamında donmuş vücûdu ısıtan soba kadar sıcak
deryalar kadar geniş, uzay gibi sonsuz
anlamlı, ama açıklanamayacak kadar engin
sert, delici bakışlar
gözlerinin bu denli güzel
bakışlarının bu kadar etkili olduğunu önceden bilseydim
inan, zamanın donmasını talep eder
saatlerce gözlerindeki derinliklerde gezinmek isterdim,
"ihtimaller denizinde"
kelimelerin bu kadar akışkan
ve tatlı olduğunu,
ancak senin sesinden çıktıkları an kavrayabildim desem
bana inanır mısın?
o gül yüzün hatırına görülen rüyalar
yağmur gibi ellerin
içimi ısıtan bir kor gibi
beni ben yapan
hayata bağlayan
yegane şey oldu
"sen sen sen"
varsa yoksa sen
gündüz geceleri hatırına
varsa yoksa sen
31 Aralık 2007 Pazartesi
11 Aralık 2007 Salı
17 Kasım 2007 Cumartesi
Yazar Olmak İsteyen Bir Gencin Günlüğü
III
3. gün
Yazmayı yazma yapan yegâne şey nedir? Okumak herhalde. Ve belki de bu yüzdendir ki hiçbir zaman bir yazar olamayacağım. Okumak herşeyin başıysa, pratik yapmak da ikinci önemli unsurudur yazmanın. Ancak birşey unutulmadan: yazı yazarken yapılacak/yapılması gereken en önemli şeylerden birisi dili doğru-dürüst kullanmak olduğuna göre ve bunun yolu da okumaktan geçtiğine göre, dönüp dolaşıp yazma eylemi için en önemli şeyin okumak olduğunu söylesem herhalde kabalık etmiş olmam. Niçin derseniz: Dili öğrenip, düzgün kullanmayı öğrenmenin yolu okumaktan geçer. Çünkü ancak okudukça bir dilin kullanılışını, nasıl ve ne gibi bir biçimde esnetilebildiğini, sınırlarını, genişletilebilinecek alanlarını, oynayabilme yöntem ve stratejilerini öğrenebiliriz.
Günlüğümün bugünkü konusu okumak ve okumanın önemi. Yazma eyleminde pratik yapma ve dili daha iyi kullanma konularını daha sonraki günlerde (dilimin döndüğünce) açıklamaya çalışacağım. Ne de olsa
a) ben bir yazar değilim
b) bir yazar olmadığıma göre, yazı yazmak hakkında yazmakta olduğum sayfalar dolusu harf kalabalığın kimse ciddiye almak mecburiyetinde değil.
Neticede, yazar olmuş olsaydım, tüm bu anlatmaya çalıştığım şeylerin bir değeri olurdu. Bilindiği üzere, tüm bu yazdıklarım aslında kendi kendimle konuşma çabasından başka birşey değil.
Okumak... okumak... okumak... Değişik kültürlerde, değişik anlar içerse de, okumanın adına “uygarlık” dediğimiz –ki “uygarlık” nedir ki? – o şeyi “yaratan” unsurlardan birisi olduğunu söylesek, çok mu yanlış bir yorum yapmış oluruz? Bence, böyle bir yorum çok da yanlış sayılmaz. Ancak, okuma deyince, ister istemez yazma eylemi dediğimiz o “şey”i de aklına getiriyor insan.
“İnsanlık tarihi”nin yazının bulunuşuyla başladığının varsayılması tabii ki çok da “akla uygun” bir hadise olmasa da (neticede, yazı bulunmazdan önce insanlar yaşamamışlar sanki. Tam tersine, yazının bulunmasıyla noktalı virgül haline gelen, “yeni bir yola” yönelen insalık tarihinde, yazının bulunmasından önceki hali de bilmediğimiz, belki de hiçbir zaman bilemeyeceğimiz nice uygarlıklara ev sahipliği yapmamış mıdır adına yerküre dediğimiz şu “yaşlı” gezegen?), bir başka durumu, yani yazının önemini belirtmesi bakımından önemlidir. İnsanoğlu “yazı bulunmadan önce” (sanki yazı orada öylesine duruyordu da birgün, tesadüfen birisi keşfetti gibi aktarılıyor bize hep nedense?), insanlık büyük ihtimalle daha “farklı” bir hayat sürmekteyken, “yazının bulunmasıyla” beraber “kendi kabuğunu aşıp” bugün dünyaya hakim olabilmiştir (tabii ki bu hakimiyetin iyi mi, kötü mü olduğu tartışılabilir. Örneğin, çevreye karşı yapmış olduğumuz tahribatlar, duyduğumuz saygısızlık göz önünde tutulursa, bazen insanın “olmaz olaydı” diyesi gelse de, gündelik hayatta okuma ve yazma olmadan nasıl yaşayabilirdik sorusu da madalyonun bir diğer yüzü neticede...). Mesela, kutsal kitaplardan Kur’an-ı Kerim Hz. Muhammed’e “oku!” diyerek vahiy edilmeye başlamıştır. Bu bile, okumanın ne denli bir “güç”, önemli birşey olduğunu açıklaması bakımından önemli değil midir? Okuma dediğimiz “şey” olmasaydı, yeni nesiller nasıl öğrenebilecelti kendinden önce birikmiş bu kadar bilgiyi? Hatırlayacaksınız, Gabríel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık adlı romanında, José Arcadio Buendia hafızasını yitirince yazıya başvurur! Daha doğrusu, unutuuğu, unutmuş olduğu herşeyi “hatırlamak” ya da “unutmamak” amacıyla yazmaya başlar. Masanın üzerine “masa”, sandalyenin üzerine “sandalye” yazar. Yazdıklarını her okuduğunda, bir nebze de olsa, rahatlar. Neden mi? Çünkü “masa”nın “masa” olduğunu bilir de ondan! Okuma ve yazma olmasaydı, her gün “masa”nın “masa” olduğunu ancak birisine sorup cevap alırsa öğrenebilecekti. Fakat, yazma ve okuma sayesinde kendi kendine öğrenip hatırlayabiliyordu.
Okumak bize bilmediğimiz şeyleri öğrenmemizi sağlayan yegâne şeydir. Düşünün, en basiti, yeni aldığınız bir cep telefonunun özelliklerini cep telefonunun “kullanma kılavuzu”nu okuyarak öğrenmiyor muyuz? Buna benzer yüzlerce örnek verilebilir. Okuyarak bilmediğimiz şeyler bildik bir hâl alır! En basiti, eğer okuma-yazmanınz varsa, Einstein’ın genel görelik kuramını (relativity) öğrenebilirsiniz. Veya Komplo Teorileri kitabını okuyarak, ABD’nin aslında 11 Eylül saldırılarını belki de bilinçli olarak engellemediğini, bunun da oluşturulmakta olan “yeni dünya düzeni” için gerekli bir bahane olduğunu sonucunu çıkarabilirsiniz. Yaşadığımız dünyanın eskisi tutarlı ‘büyük anlatılar’la açıklanmasının artık mümkün olmadığını, o yüzden postmodern dünyada herşeyin alabildiğine parçalı ve karmaşık olduğu iddialarını yine okuyarak “öğrenebilirsiniz.” Örnekleri çoğaltmak elbette mümkün.
Gelgelelim okuma-yazma ilişkisine... Bildiğiniz gibi, okumak, yazmak için en gerekli şeylerden birisidir. Bu cümleyi okuyan birisinin aklına gelen ilk sorulardan birisi belke de şudur: birşey bilmeden de yazmak pekâlâ mümkün! Doğru elbette, ancak ne kadar ve nasıl mümkün olabilir ki? Ve ne ölçekte süreklilik arzeder okumadan, bilmeden yazmak? Sadece gezip-tozup, gördüklerinizi yazmaktan bahsediyorsanız, belli bir noktaya kadar haklısınız ama böyle bir düşünce, adına yazın dediğimiz eylemi çok basite indirgemekten öteye giden bir yaklaşım değilde nedir?
Okumadan ne yazabilirsiniz? “Hayat tecrübeleri”nizi? Belki, ancak benim bahsetmek istediğim o değil. Okuma ve “bilgi”dediğimiz, o tanımlanması oldukça zor kavram arasındaki ilişki... bir konuda bilgimiz arttıkça, o konuda yazabilme ihtimalimizin (veya konuşma da diyebilirsiniz) de arttığını kabul edersek (siz bakmayın benim bol keseden atıp-tuttuğuma, harf kalabalığı benimkisi), o zaman, çok okuyan birisinin, az okuyan ya da hiç okumayan birisine göre yazı yazma ihitmalinin de yüksek olduğunu iddia etmemiz, çok da saçma birşey olmaz herhalde.
16 Kasım 2007 Cuma
Popüler Bir Şarkının Yıllar Sonra Düşündürdükleri: “Hayat, Evren ve Herşey” & Tasmin Archer’in “Sleeping Satellite” Şarkısı
Popüler müzik... Adı üstünde, popüler olan; “ortalama insan” tarafından denilerek gizlice aşağılanan kesimin tükettiği, “yüzeysel anlamlar” içeren, ama özünde başka bir ideolojinin bayraktarı! Bu sözler size çok mu tanıdık geliyor? Eminim evet. Ama benim şu ne olduğunu kendimin dahi bilmediğim yazımsı yazıda (harf kalabalığı deyin isterseniz) bahsetmek istediğim tam olarak bu değil; aksi hiç değil! Ne aksi düşünce? Herkes, ne tüketirse tüketsin kendi istediği anlamı çıkarır gibi, son derece soyut, altında başka ajandalar olan düşünce hiç değil! Ne de olsa, “postmodernizm, yüzeyin altındaki ‘derin’ anlamı reddeder...” (Fiske 2002, s. 39).
Benimkisi bayağı kişisel bir yazı; o yüzden aynı anda her iki taraftayım! Tıpkı Stuart Hall gibi belki, belki de hiç değil! Yargı, olur da bu yazıyı sonuna kadar okuma sabrın varsa eğer, tamamen sende çünkü...
Çocukluk değil de ilk gençlik yıllarım olan 90lı yıllar.. Ne yıllardı demeden geçemeyeceğim. Kendimce ‘katı olan herşeyin buharlaştığını’ fark etmeye başladığım yıllar. 80li yılların, Thathcer ve Reagan’ın neo-liberal politikalarından habersiz, bilinçsiz, sade, “normal” bir tüketici olduğumuz zamanlar. Gerçi hâlâ sade bir tüketiciyim. Aradaki tek fark ise şu: şu an durup kendi kendimi dahil eleştirebiliyorum. O zaman öyle bir “yetenekten yoksundum!” Lâfı çok uzattım yine... ne diyordum ki? Hatırladım! Çocukluğumda, hiç İngilizce bilmediğim halde, beni etkilemiş (derinden hem de) bir şarkıyla tekrar karşılaşmanın çağrışımlarını yazacaklarım. Belki saçma, belki mantıklı. Belki de kimsenin umrunda olmayan, kendi “iç dünyamda” yaşamakta olduğum karmaşayı “anlama”, kendime “açıklama” kaygısı benimkisi... Kimbilir?
Tasmin Archer’in “Sleeping Satellite” şarkısı beni “düşüncelere iten” şarkı. Yıllar sonra eski bir dostunuzu görürsünüz de anılardan, yaşanmış o güzel günlerden konuşursunuz ya, o cinsten benimkisi. Şarkıyı dinlediğim –yıllar sonra– ilk an, çocukluktan “şimdiki zaman”a geliverdim birden! Yaşamakta olduğum “duygusal sorunlar”dan tutun da, yazmak mecburiyetinde olduğum doktora tezine, hepsini 4 dakikalık bir zaman dilimi içerisinde bir çaydanlık gibi demleyip, kullanıma sundum! Müzik, sözleri ne olursa olsun, söyleniş tarzı, müzikle vokalin uyumu, hiç bilmediğiniz bir dilde olsa dahi, üzerinizde çok farklı etkiler yaratır, değil mi? Bence öyle... ya da en azından bende öyle olmakta... Çok şükür, bugün, çat-pat da olsa bildiğim kısır İngilizcemle şarkının sözlerini az da olsa kavrayabiliyorum. Ama konu bu değildi...
Müzik sayesinde, bazı şeyleri tekrardan hatırladım. Mesela, bazı şeylere üzülmenin, üzülünen şey(ler)i geri getirmeyeceği. Hayatın herşeye rağmen devam ettiğini... Ben olmasam da,
bil(e)mesem de, dünyanın, evrenin var olduğunu, belki de var olacağını. Algılarımızın her ne kadar ‘yaşam dünyamızı’ oluştursa da, yanıltıcı olabileceklerinin ayırdına vardım. Bazen, gerekmeyen bir biçimde, imgelere fazladan anlam(lar) yüklediğimizi. Adına âşk dediğimiz şeyin bir uyuşturucudan farksız olduğunu (sağolasın Halil gardaş), bittiği zamansa (veya bitmek üzere olduğu zaman), vücudumuzun ona ihtiyaç duyduğunu; bulamayınca da acı çekmekte olduğumuzu... Etkisinin ancak zamanla “geçtiğini.” Ta ki “yeni” veya “farklı”sını bulana dek! Neden bu kadar bağımlıyız ki şu adına âşk dediğimiz şeye? Kimbilir? Adına insan denilen yaratık, belki de sandığımız kadar güçlü değil belki, belki de... Ne bileyim! Bu satırların yazarı olarak, bendeniz, bir bakarsınız, 5 yıl sonra yüne düşmüş bu tuzağa bile bile; bakalım...
Müzik sayesinde dertlerim hafifliyor, gerçekten. Tabii bir de yazın faaliyetini üzerine eklerseniz, acı hem hafifliyor, hem de ağırlaşıyor. Dışarıdan bakıldığında basit akorlar, sözlerden oluşan bir pop şarkısı, nasıl olur da tüm bunları düşündürür ki? Metne bakışımız, burada devreye giriyor herhalde. Stuart Hall’un dediği gibi, değişkenler ‘kodlanan’ mesajı ‘açımlama’ safhasında etkileyen yegâne şeylerin en önemlisi belki de.
“Nerede kalmıştık?” Dertlerim, tasarılarımdan... yazmak zorunda olduğum –çünkü ben, en azından hâlâ daha, birçok şeyden daha fazla istiyorum bunu, her ne kadar uygulamada böyle değilse de bu böyle– doktora tezim ve başvurmayı düşündüğüm bir konferansa ne yazabileceğimi kabaca da olsa şekillendirmeye yardımcı oldu bu pop şarkısı –ancak beceriksizliğimden ötürü konferansa bildiri özetini yetiştiremedim. Sanırım insan davranışı, duyguları, hormonları, bilgi birikimi ve tüm diğer faktörler (etnik köken, dil vs) öyle kolay kolay açıklamabilinecek şeyler değil. Ve belki de bu yüzden, hâlâ daha “yapay zekâ”ya karşıyım! “Düşünen bilgisayarlar” birer makine olacak sadece. Aldığı koku, tattığı tat, “hissettiği his(ler)”, herşey bir ve sıfırlardan ibaret olacak! Her ne kadar çağdaş bilim hislerimizi matematik dilinde anlatabileceğini iddia etse de. Neticede, matematik de, şu an yazmakta olduğum dil gibi yapay birşey. Kültürel bir üretim, bir yapı.
Konudan yine uzaklaştık. Buna da şarkı-kâğıt-kalem arasında var olan, adını bilinçaltının açığa çıkması deyin olarak tanımlayın, ne derseniz deyin, onun eseri herhalde.
Şarkı, hafif bir hüzün verse de bana, diğer taraftan umut aşılamaya devam ediyor! Ta lise yıllarında yazmış olduğum ve o zaman adına şiir dediğim ancak şu an adını benim dahi koyabilmekte zorlandığım o şeyin (her neyse) şöyle bir dizesi vardı:
Benimkisi bayağı kişisel bir yazı; o yüzden aynı anda her iki taraftayım! Tıpkı Stuart Hall gibi belki, belki de hiç değil! Yargı, olur da bu yazıyı sonuna kadar okuma sabrın varsa eğer, tamamen sende çünkü...
Çocukluk değil de ilk gençlik yıllarım olan 90lı yıllar.. Ne yıllardı demeden geçemeyeceğim. Kendimce ‘katı olan herşeyin buharlaştığını’ fark etmeye başladığım yıllar. 80li yılların, Thathcer ve Reagan’ın neo-liberal politikalarından habersiz, bilinçsiz, sade, “normal” bir tüketici olduğumuz zamanlar. Gerçi hâlâ sade bir tüketiciyim. Aradaki tek fark ise şu: şu an durup kendi kendimi dahil eleştirebiliyorum. O zaman öyle bir “yetenekten yoksundum!” Lâfı çok uzattım yine... ne diyordum ki? Hatırladım! Çocukluğumda, hiç İngilizce bilmediğim halde, beni etkilemiş (derinden hem de) bir şarkıyla tekrar karşılaşmanın çağrışımlarını yazacaklarım. Belki saçma, belki mantıklı. Belki de kimsenin umrunda olmayan, kendi “iç dünyamda” yaşamakta olduğum karmaşayı “anlama”, kendime “açıklama” kaygısı benimkisi... Kimbilir?
Tasmin Archer’in “Sleeping Satellite” şarkısı beni “düşüncelere iten” şarkı. Yıllar sonra eski bir dostunuzu görürsünüz de anılardan, yaşanmış o güzel günlerden konuşursunuz ya, o cinsten benimkisi. Şarkıyı dinlediğim –yıllar sonra– ilk an, çocukluktan “şimdiki zaman”a geliverdim birden! Yaşamakta olduğum “duygusal sorunlar”dan tutun da, yazmak mecburiyetinde olduğum doktora tezine, hepsini 4 dakikalık bir zaman dilimi içerisinde bir çaydanlık gibi demleyip, kullanıma sundum! Müzik, sözleri ne olursa olsun, söyleniş tarzı, müzikle vokalin uyumu, hiç bilmediğiniz bir dilde olsa dahi, üzerinizde çok farklı etkiler yaratır, değil mi? Bence öyle... ya da en azından bende öyle olmakta... Çok şükür, bugün, çat-pat da olsa bildiğim kısır İngilizcemle şarkının sözlerini az da olsa kavrayabiliyorum. Ama konu bu değildi...
Müzik sayesinde, bazı şeyleri tekrardan hatırladım. Mesela, bazı şeylere üzülmenin, üzülünen şey(ler)i geri getirmeyeceği. Hayatın herşeye rağmen devam ettiğini... Ben olmasam da,
bil(e)mesem de, dünyanın, evrenin var olduğunu, belki de var olacağını. Algılarımızın her ne kadar ‘yaşam dünyamızı’ oluştursa da, yanıltıcı olabileceklerinin ayırdına vardım. Bazen, gerekmeyen bir biçimde, imgelere fazladan anlam(lar) yüklediğimizi. Adına âşk dediğimiz şeyin bir uyuşturucudan farksız olduğunu (sağolasın Halil gardaş), bittiği zamansa (veya bitmek üzere olduğu zaman), vücudumuzun ona ihtiyaç duyduğunu; bulamayınca da acı çekmekte olduğumuzu... Etkisinin ancak zamanla “geçtiğini.” Ta ki “yeni” veya “farklı”sını bulana dek! Neden bu kadar bağımlıyız ki şu adına âşk dediğimiz şeye? Kimbilir? Adına insan denilen yaratık, belki de sandığımız kadar güçlü değil belki, belki de... Ne bileyim! Bu satırların yazarı olarak, bendeniz, bir bakarsınız, 5 yıl sonra yüne düşmüş bu tuzağa bile bile; bakalım...
Müzik sayesinde dertlerim hafifliyor, gerçekten. Tabii bir de yazın faaliyetini üzerine eklerseniz, acı hem hafifliyor, hem de ağırlaşıyor. Dışarıdan bakıldığında basit akorlar, sözlerden oluşan bir pop şarkısı, nasıl olur da tüm bunları düşündürür ki? Metne bakışımız, burada devreye giriyor herhalde. Stuart Hall’un dediği gibi, değişkenler ‘kodlanan’ mesajı ‘açımlama’ safhasında etkileyen yegâne şeylerin en önemlisi belki de.
“Nerede kalmıştık?” Dertlerim, tasarılarımdan... yazmak zorunda olduğum –çünkü ben, en azından hâlâ daha, birçok şeyden daha fazla istiyorum bunu, her ne kadar uygulamada böyle değilse de bu böyle– doktora tezim ve başvurmayı düşündüğüm bir konferansa ne yazabileceğimi kabaca da olsa şekillendirmeye yardımcı oldu bu pop şarkısı –ancak beceriksizliğimden ötürü konferansa bildiri özetini yetiştiremedim. Sanırım insan davranışı, duyguları, hormonları, bilgi birikimi ve tüm diğer faktörler (etnik köken, dil vs) öyle kolay kolay açıklamabilinecek şeyler değil. Ve belki de bu yüzden, hâlâ daha “yapay zekâ”ya karşıyım! “Düşünen bilgisayarlar” birer makine olacak sadece. Aldığı koku, tattığı tat, “hissettiği his(ler)”, herşey bir ve sıfırlardan ibaret olacak! Her ne kadar çağdaş bilim hislerimizi matematik dilinde anlatabileceğini iddia etse de. Neticede, matematik de, şu an yazmakta olduğum dil gibi yapay birşey. Kültürel bir üretim, bir yapı.
Konudan yine uzaklaştık. Buna da şarkı-kâğıt-kalem arasında var olan, adını bilinçaltının açığa çıkması deyin olarak tanımlayın, ne derseniz deyin, onun eseri herhalde.
Şarkı, hafif bir hüzün verse de bana, diğer taraftan umut aşılamaya devam ediyor! Ta lise yıllarında yazmış olduğum ve o zaman adına şiir dediğim ancak şu an adını benim dahi koyabilmekte zorlandığım o şeyin (her neyse) şöyle bir dizesi vardı:
“Gökteki yıldız geleceğimizdir
Ta sönene dek!”
Bu ne demek? Basit tabii... Tıpkı yıldızlar gibi, herşeyin bir ömrü var: bizim, sizin, âşkın, müziğin, evrenin. Parıldayan ışık olduğu sürece, içimizdeki ışık da varlığını sürdürmeye devam edecektir. Ne zaman ki yıldız kayar, gözümüzün feri söner, işte o zaman bitmiştir herşey. Güneş batıp yıldızlar göründükçe, her gecenin bir sabahı oldukça, hayat bir akarsu gibi aktıkça; ağlasak da, üzülsek de, dünya dönmeye devam edecek ve başka bölgelerde hayat platoları yeşerecek –yeşermeye devam edecek. Hayâlkırıklıklarımız belki de sadece boyutların değişmesine katkıda bulunuyor, biz farkına varmadan.
Gördüğünüz gibi –eğer hâlâ bu saçma sapan yazıyı okuma kararlılığını göstermişseniz– basit bir pop şarkısı, içeride kalmış düşüncelerin açığa çıkmasında önemli bir unsur olabiliyor. Yeter ki kendimizi açmaya hazır olalım. Öyle basit bir pop şarkısı deyip de geçmeyin! Tabii ki müzik endüstrisinin ne(ler) yaptığını, yapmaya çalıştığını, ticarileşme olaylarını bilerek, pop müziği “ortalama insan”ın basit, tükettiği bir meta olarak görmek dururken böyle şeyler söyleyebiliyorum? Ben de bilmiyorum. İnanın... Eğer şu an saat geceyarısını geçeli üç saatten fazla olmasaydı ve yarına işe gitmek mecburiyetinde olmamış olsaydım, hayatın anlamı üzerine abuk subuk bir yığın harf kalabalığıyla satırlar işgaline devam edecektim. Tek sebep bir şarkı. Ne Chopin, Beethoven, Mozart, Bach, Lizst; ne de caz, blues, ya da ciddi sözlere sahip bir şarkı. Muhtemelen şarkıyı yazan ve besteleyenler bile bu kadar derinlemesine düşünmemiştir. Beş yıl sonra şarkıyı dinlersem, büyük bir ihtinmalle, çok farklı şeyler yazacağım –umarım.
Sonuç mu? Lütfen basit bir “Sleeping Satellite” deyip de geçmeyin sakın. “Basit bir pop şarkısı”, bazen çok “derin” düşüncelerimizi açığa çıkarma yolunda iyi bir araç olabilir...
Kaynakça:
John Fiske. Postmodernizm ve Televizyon. Çev. Nilgün Gürkan. der. Süleyman İrvan. Medya, Kültür, Siyaset. Ankara: Alp Yayınevi, s. 29-57
Ta sönene dek!”
Bu ne demek? Basit tabii... Tıpkı yıldızlar gibi, herşeyin bir ömrü var: bizim, sizin, âşkın, müziğin, evrenin. Parıldayan ışık olduğu sürece, içimizdeki ışık da varlığını sürdürmeye devam edecektir. Ne zaman ki yıldız kayar, gözümüzün feri söner, işte o zaman bitmiştir herşey. Güneş batıp yıldızlar göründükçe, her gecenin bir sabahı oldukça, hayat bir akarsu gibi aktıkça; ağlasak da, üzülsek de, dünya dönmeye devam edecek ve başka bölgelerde hayat platoları yeşerecek –yeşermeye devam edecek. Hayâlkırıklıklarımız belki de sadece boyutların değişmesine katkıda bulunuyor, biz farkına varmadan.
Gördüğünüz gibi –eğer hâlâ bu saçma sapan yazıyı okuma kararlılığını göstermişseniz– basit bir pop şarkısı, içeride kalmış düşüncelerin açığa çıkmasında önemli bir unsur olabiliyor. Yeter ki kendimizi açmaya hazır olalım. Öyle basit bir pop şarkısı deyip de geçmeyin! Tabii ki müzik endüstrisinin ne(ler) yaptığını, yapmaya çalıştığını, ticarileşme olaylarını bilerek, pop müziği “ortalama insan”ın basit, tükettiği bir meta olarak görmek dururken böyle şeyler söyleyebiliyorum? Ben de bilmiyorum. İnanın... Eğer şu an saat geceyarısını geçeli üç saatten fazla olmasaydı ve yarına işe gitmek mecburiyetinde olmamış olsaydım, hayatın anlamı üzerine abuk subuk bir yığın harf kalabalığıyla satırlar işgaline devam edecektim. Tek sebep bir şarkı. Ne Chopin, Beethoven, Mozart, Bach, Lizst; ne de caz, blues, ya da ciddi sözlere sahip bir şarkı. Muhtemelen şarkıyı yazan ve besteleyenler bile bu kadar derinlemesine düşünmemiştir. Beş yıl sonra şarkıyı dinlersem, büyük bir ihtinmalle, çok farklı şeyler yazacağım –umarım.
Sonuç mu? Lütfen basit bir “Sleeping Satellite” deyip de geçmeyin sakın. “Basit bir pop şarkısı”, bazen çok “derin” düşüncelerimizi açığa çıkarma yolunda iyi bir araç olabilir...
Kaynakça:
John Fiske. Postmodernizm ve Televizyon. Çev. Nilgün Gürkan. der. Süleyman İrvan. Medya, Kültür, Siyaset. Ankara: Alp Yayınevi, s. 29-57
9 Kasım 2007 Cuma
Song of the day
Tasmin Archer - Sleeping Satellite
One of my all time pop favourites. Magnificent melody, lyrics, and voice of Tasmin Archer.. Recommended for anyone who hasn't listened (if there is any possibility).
One of my all time pop favourites. Magnificent melody, lyrics, and voice of Tasmin Archer.. Recommended for anyone who hasn't listened (if there is any possibility).
8 Kasım 2007 Perşembe
II
2. gün
Ne kadar ilginç değil mi? Daha yazar olmadan, neden yazdığımı açıklayarak başladım günlüğüme. Aslında belki de başlangıç olarak yazı nedir? Yazının hayatımızdaki yeri ve önemi üzerine biraz düşünmek sanki daha iyi olurdu gibi geliyor, siz ne dersiniz? Ama ne yapalım? Yaptık bir kere. Benimkisi biraz tersten başa bir gidiş oldu gibi. Devrik ve düşük cümleler bunu kanıtlamıyor mu? Başka bir biçimde ifade etmek gerekirse: ne baştan sona, ne sondan başa; tamamen kaotik, karmakarışık, iç-içe geçmiş bir tuhaf ağlar sinsinesi benimkisi. Veya ben öyle olduğunu sanmakla avutuyorum kendimi...
31 Ekim 2007 Çarşamba
Yazar Olmak İsteyen Bir Gencin Günlüğü
I
I
1. gün
Yazı yazmayı ne kadar da özlemişim! Sanki Sait Faik oldum da, yazmadan duramıyorum! Sait Faik’in “S” harfi bile olmadığımın, çok şükür, farkındayım. Ama ilginç olan, neredeyse hiçbirşey yayımlamamış birisi olmama ve doğru dürüst hiçbirşey yazmamama rağmen; sanki ‘yazı’ olmayınca hayat sürmüyormuş gibi hissetmem. Daha doğrusu, sanki ‘yazmayınca, hayat damarlarımdan birisi kopuyor!’ Duyan da bütün gün okuyup-yazdığımı sanır ya, hadi neyse...
Aslında, kalem-kâğıt elime geçip de “yazma çabası” içine “girince” daha da fark ettim, nedendir bilinmez ama, 21. yy’ın ilk 7 yılını geride bıraktığımız bugün bile, bilgisayarda yazmak gibi bir kolaylık – hem zaman açısından, hem de yazının okunaklı olması açısından – varken, bana “ilha veren” yegâne şey, boş bir kâğıt ve bir kalem hâlâ. Uzun zamandır boşlamıştım eski dostlarımı. Hani eski bir söz vardır ya: “Eski dosttan düşman olmaz!” Bilirim; ben ne yaparsam yapayım, onlar bana asla küsmez, darılmaz... Ve aradan yıllar geçse bile, onlara sığındığım ilk dakikadan itibaren, soğuk bir kış gecesi de olsa, bir çay, kahve, ya da ne bileyim, sıcak bir içecek eşliğinde beynimin içinde olan fakat benim dahi haberdar olmadığım, adına ne diyeceğimi benim dahi kestiremediğim –düşünçe? Duygu? Bilinçaltındaki güdüler? – o şeyler, anında “açığa çıkacaktır.” Bundan en ufak bir şüphem yok. İster olsun âşk, ister olmasın. Yüzüme gülümseyen bir ışık olsa da olmasa da... En karamsar anımda bile olsam yazı içime bır ışık gibi dolup, mutlu eder beni. Hani Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanında ‘kitaptan fışkıran ışık’ vardı, benim için de üç aşağı-beş yukarı yazı öyle birşey.. Yazma konusunda bu kadar yeteneksiz birisinin ille de yazar olma isteği şaşırtıcı gelebilir. Ama bilirsiniz, herkesin bir tuhaf huyu vardır. Benimkisi yazıyı, yazı yazmayı sevmek. Tıpkı Aziz Nesin’in “Tülsü’yü Sevmek” adlı öyküsündeki gibi. Tülsü’yü sevmek belki de âşkların en güzeli, en katıksızı... Karşılıksız, hiçbirşey beklemeden sevmek... Sadece sevmek var, bir beklenti olmadan. Yazı ile benim “ilişkim” de aynen buna benziyor: Ben onu seviyorum, hem de çok. Onsuz olamıyorum. Ancak, bu kesinlikle şu değil: Ben yazmayı çok seviyorum ve çok (ve iyi) yazıyorum. Yoo... Daha düzgün bir biçimde ifade etmek gerekirse: Ben yazı yazmayı seviyorum, herhangi bir karşılık beklemeden. Sığınacak başka bir liman olmadığı zamanlarda, biliyorum, sığınabileceğim, güvenli bir barınak yazı. Yıllarca birlikte onunla “birlikte” olmasam da, günün sonunda, ona döndüğümde bana surat asmayacak, bunu biliyorum. Aksine, yaşadığım tecrübeler beynimde yer ettikçe, ona sığındığım zaman, adına “üretkenlik” dediğimiz ve ne olduğunu hâlâ daha tam olarak kestiremediğimiz o şey olarak “samimiyetle kucaklıyor” beni yazı... Anlayacağınız; yazı yazmayı çok sevmeme rağmen, çok yazamıyorum! Belki cesaretim yok yazmaya, belki de söyleyebileceğim bir söz.. Ya da, şimdi adını hatırlayamadığım bir yazarım (kimbilir? Victor Hugo? Ezra Pound? Lawrence Durrell?) dediği gibi, “paylaşabilecek birşeyim yok benim.” Ne de olsa, Ali Kırca’nın dediği gibi, “hayatı paylaşmak için...” yazmıyor mu yazarların çoğu? Nasıl bu kadar ukala olabiliyorum ki? Yazarlar, lütfen kusuruma bakmayın; neticede ben bir yazar değilim. Yaptığım, yaptığım, yapmaya çalıştığım, sadece fikir yürütmek. Bana öyle geliyor ki, yazmakla yapılan, yapılmaya çalışılan (en azından –herhalde– ben bir yazar olabilseydim öyle yapardım büyük ihtimalle), “hayat paylaşmak” değilde nedir? Orhan Kemal’in ödediği dolmuş parasının üstünü şoförden isteyip istememek arasında gidip-gelen kahramanı hayatı bizle paylaşmıyor mu? Hayatın ta kendisi: Ne eksik, ne de fazla... Ya da Prakash Kona’nın “If there is a God above –Eğer Yukarıda Tanrı Varsa” şiirinde dediği gibi, nasıl açıklayabiliriz İsrail’in Filistin’de yaptığı vahşeti? ABD’nin tün dünyayı işgal girişimlerini. Roma İmparatorluğu’nun “yeniden diriltilmesi” çabalarını.... Pangea’ya yeniden dönüş çabasını... Tüm bu yazılıp çiziilenler, Komünist Manifesto, Sofi’nin Dünyası, Komplo Teorileri, Kantolar, Çorak Ülke, Ulyssess, Dar Zaman, Memleketimden İnsan Manzaraları, Garip, Sıfır Zaman, Rehber, Doğmamış Kristofer, Gülün Adı v.s. Listeyi uzatmak tabii ki mümkün. Hatta sadece bu liste için rahatlıkla dünyadaki en büyük kütüphaneyi dolduracak kadar cilt “kitaplar kitabı” yazılabilir.
Kıssadan hisse, olayın bir boyutu da bu galiba. Nasıl da kesin (!) bir biçimde ifade ediyorum herşeyi, farkındasınız değil mi? Nasıl olur da bu kadar rahat bir genelleme yapabilirim ki? Kuşkusuz, cehaletimden, cahilliğimden dolayı olsa gerek. Bilgi sahibi olmuş olsaydım, biraz bile, böyle kesin ifadeler kullanmazdım belki de. Ama cehalet dedikleri şeyden olsa gerek. Bakın, cehalet dediğim şeyin ne olduğunu bilmeden, yine kesin bir tanım yaptım! Bravo bana !!!
Sanırım lâfı çok uzattım. Demek istediğim aslında şu idi: Yazı yazmak, syrek de olsa, benim için bir yaşam biçimidir... Amma lâf ha? Ben neymişim demekten kendimi alamadım bu satırlardan sonra.. Komik de duyulsa gerçek bu.. Yazı yazmadan, herhalde, yaşayamazdım. Yazı yazmamdaki temel amaç aslında ‘birşeyleri paylaşmak’ isteği. Bu ‘birşey(ler)in ne olduğunu ben de bilmiyorum –bu konuda beynim, bilinçaltım bana gayet başarılı bir oyun oynuyor. Bildiğim şeyse şu: Yazdıklarımı kimselerle paylaşmasan da (“akademik” olanlar dışında), aslında içten içe ‘keşke başkaları okusa da, beğenseler’ demişimdir hep. Yani, yazmaktaki temel amacım belki de düşünce ve duygularımı paylaşma arzusu, her ne kadar duygu ve düşüncelerim dediğim şeyler tamamen benim değilseler de, çünkü hatırlayacaksanız Roland Barthes “yazarı öldürmştü”! Nedendir bilinmezi “kendi düşünce ve duygularımı” ancak yazıyla ifade edebileceğim gibi tuhaf bir düşüncem var, ta çocukluktan beri. Sözlü olarak ifade edemediğim birçok şeyi yazıyla ifade edebiliyorum gibi geliyor bana. Bu da yazın dediğimiz şeye olan sevgimi artırıyor. Ancak, kulağa tuhaf da gelse, şöyle söylememde bir sakınca yok. Yazı yazmayı seviyorum. Sevgi adına, ‘paylaşmak’ adına. Sevdiğimle, sevdiklerimle ya da hayatım boyunca hiçbir zaman tanı(ya)mayacağım insanlara iki satırla da olsa ulaşabilme şansına ancak yazıyla ulaşabilirmişim gibi geliyor. Derrida ne kadar da sözü yazıdan üstün kılmaya çalışsa da (şimdiye kadar ben öyle anladım), ben yazının üstünlüğüne inananlardanım. Hani “bizim buralarda” bir söz vardır derler ya, o dediklerinden: “Söz uçar yazı kalır.” Belki de tün gayretim bu: Kendimden sonrakilere, ya da yaşadığım dönemde “normal” biçimde ulaşamayacağım insanlara “ulaşabilme” ihitmali. Ölümsüzlük olmasa da, daha uzun yaşama isteği bir nevi. Kesinlikle fiziksel olarak değil uzun yaşama fikri; aksine düşünsel olarak. Aristoteles öleli bin yılı çoktan geçti ancak hâlâ onun Poetika’sından ya da Kategoriler’inden bahsedebiliyoruz. Ya da Gramsci toprağa karışalı çok olmuş olsa bile, bugün hâlâ onun bize “armağan ettiği” hegemonya kavramından faydalanmaktayız. Veya bir Dostoyevski, Çehov, Ezra Pound, Italo Calvino; ne kadar eleştirilse de Orham Pamuk, Necip Mahfuz, Ali Şariati, Rosa Luxemburg, Orhan Kemal, Orhan Veli, Memet Fuat, Nazım Hikmet... Tüm bu isimler yazdıklarıyla ömürlerini uzatmadılar mı? Jean-Paul Sartre fiziksel anlamda ölmüş olabilir ancak birçok insan onun yazdıklarıyla onu yaşatmıyor mu?
Benzer bir yaklaşım, diğer sanat dallarında da mümkün tabii: Bir Marlon Brando örneğin. Oynamış olduğu filmlerle “kâlplerimizde yaşayacak” Brando. Film konusunda yeteneksizliğimin ötesinde maddi olarak da ciddi sorunlar yaşayacağımı ta başından bildiğimden olsa gerek, o alana girme teşebbüsünde hiç bulunmadım. Tabii bu şu demek değil: Maddi sorunlar yüzünden sinema veya film alanıyla ilgilenmedim. Aksine, yeteneksizliğim bunda büyük rol oynadı. Halbuki yazı öyle mi? Bir kâğıt, bir kalem yeterli yazmak için. Ne çok paraya ihtiyacınız var, ne de yeteneğe – tabii yazı işini sadece kendi kendinize yapmak eğilimindeyseniz, aksi takdirde yetenek ve bilgi sahibi olmak elbet önemli yazın alanında da.
Örneğin, benim gibi yeteneksiz bir “yazar” aday adayıysanız, en kötü ihtimalle yazdıklarınız ölene dek sizinle (bir çekmecede ya da rafta) kalır, sonra siz ölünce size değer veren insanlar onu sanki çok da önemli birşeymiş gibi muhafaza ederler. Belki içlerinden birkaçı, yazdıklarınızı okuyup size hak verir veya söver. Yani kısacası pek birşeyi değiştiremezsiniz: Olsa olsa, sizden sonra gelen (ya da sizinle beraber olan ama sizden daha uzun yaşayan) birisi/birilerine “ulaşırsınız.” Bu bile, ömrümüzü uzatmak değilde nedir?
Belki de tüm bu sebeplerden –tamamen bencillikten yani– ötürü yazı yazmayı seviyorum. Belki de ben yazı yazmaya değil, kendi kendimi kanıtlamaya âşığım, kimbilir? Belki başka yazarlar (gerçek yazarlar) da öyledir? Sebebi/sebepleri ne olursa olsun, bildiğim kesin olan birşey var: Yazı yazmayı yazar olmasam da seviyorum ve bu yazma sevdası, umarım, ömrümün son gününe dek bana refakat eder. Sizin de böyle bir sevginiz, sevgiliniz yok mudur? Eminim vardır...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)