22 Mayıs 2008 Perşembe

Reading is transformational. I believe that this would be confirmed by certain of Althusser's propositions. But this transformation cannot be executed however one wishes. It requires protocols of reading. Why not say it bluntly: I have not yet found any that satisfy me.

Jacques Derrida - Positions, p. 63

24 Nisan 2008 Perşembe

Persepolis ve Parçalı Bazı Düşünceler

Kendim söylemediğime eminim ama nerede okuduğumdan da hiç haberdar değilim. Her hikâye eksik kalmış bir öyküdür, tıpkı her fotoğrafın tüm görüntüyü içermemesi gibi. Persepolis’i görünce aklıma ilk gelen şey bu cümle oldu. Niye mi? Şu sebepten ötürü: film İran’daki devrimi bir kızın bakış açısından mükemmel derecede güzel anlatıyor da ondan. Ama ne kadar muhteşem anlatırsa anlatsın, elbet her öyküde eksik bir nokta vardır. Neticede, adına hikâye dediğimiz şey bir anlatıdan ibaret ve ister istemez, anlatı işin içerisine girdiği anda, dilin bize sunduğu imkânlar dahilinde aktarmıyor muyuz öykümüzü? Ve işte, tam da bu yüzden dolayı, eksik kalıyor her anlatı. Belli sınırlar çizmezseniz, anlatı anlatı olmaktan çıkar, sadece yaşanan ama aktarıl(a)mayan birşey olur, ki bu da bizi Wittgenstein’in etik hakkındaki düşüncesine götürüyor sanki: ‘etik anlatılamaz, yaşanır’. Neden? Dil, adına etik dediğimiz o kavramı açıklayabilecek kadar engin değil de ondan.

‘Ne saçma’ deyip okumayı bırakabilirsiniz tabii. Persepolis’in üzerimde bıraktığı ilk etki bu oldu diyebilirim.

Animasyon türünün yapısal anlamda vermiş olduğu tüm avantajların mükemmel bir biçimde kullanıldığı bir film Persepolis. Marjane’in daha çocukken mahalledeki arkadaşlarını babası Şah rejimi için çalışan bir arkadaşına karşı ‘ayaklandırması’, büyüdükçe öğretmenlerini sıkıntıya düşürecek sorgulamaları, türbanın gelişi, devrim sonrası İran’ın durumu, İran-Irak Savaşı, savaş süresince ve sonrasında ülkenin içinde bulunduğu durum, İran Şah’ının neden Türkiye gibi demokrasiye geçmeyip, Batı dünyası (İngiltere) tarafından kandırıldığı, Marjane’in Avusturya’da yaşadıkları ve uzayabilecek tüm örnekler, animasyonun sunduğu neredeyse sınırsız olanaklar sayesinde bir filmin yaratabileceği etkinin kat be kat üzerine çıkmış kanımca. İlk başta biraz renkli olan, ancak özellikle devrim sonrasında tamamen siyah-beyaz bir hale gelen İran; karşı taraftaysa renklerin olduğu Avrupa. Büyükannesinin ‘nereden geldiğini asla unutma, köklerini inkâr etme’ sözleri.. Avrupa’nın bireysel anlamda özgürlüğünün her zaman gösterildiği gibi çok da muhteşem birşey olmadığını, sosyal yönlerinin zayıf kaldığı kısmı da gösterilmeye çalışılmış. Persepolis ile eleştirilebilinecek noktalardan birisi, belki de, Satrapi’nin İran’daki devrimi tamamen ‘içeriden’ olan bir olaymış gibi gösterip de, devrimin devrim olabilmesinde önemli rolleri bulunan Batı dünyasının rölünü pek de anlatmaması olarak adlandırılabilir. Daha önce de belirttiğim gibi, kanımca, birşeyi unutulmamalıyız: Her hikâye eksik kalmış bir öyküdür, tıpkı her fotoğrafın tüm görüntüyü içermemesi gibi. Satrapi’nin Persepolis’ini böyle okumalı, seyretmeli ve yorumlamalıyız. Neticede, Satrapi’nin bizlere anlattığı öykü kendisinin ‘yaşam-dünyasında’ gördüğü, algıladığı biçimde gerçekleşen devrim ve bu devrimin kendi hayatı ve ailesini ne gibi bir biçimde etkilediğidir. O yüzden, Satrapi’nin eserini incelerken herkes kendi yaşam-dünyası ekseninde inceleyip, ona göre yorumlayacağı gözden kaçırılmamalıdır demek sanırım pek de yanlış bir değerlendirme olmaz.

Sonuç olarak, etkileyici bir animasyon Persepolis. Etkileyici olmasını da animasyon türünde olmasına borçlu bence. Çünkü çizgi roman türünden film türüne uyarlanması sırasında olabilecek biçimsel ve yapısal birçok sorun, animasyonun sunduğu imkânlar sayesinde daha etkileyici olarak aktarılmış. Her anlatının, yapısı itibarıyle, eksik bıraktığı noktaların var olduğunu (gözardı etmezsek) unutmazsak, eseri daha olumlu değerlendirebiliriz sanırım...

18 Ocak 2008 Cuma

You

At first, love made music,
And then music began to make love;
I thought it is my love that made you,
But, then, it is you who made my love a reality.

- Prakash Kona, You & Other Poems, p. 66

10 Ocak 2008 Perşembe

S

II

senin için,
antarktika'ya gidip,
delinmiş olan ozon tabakasının
altında yaşamayı seçebilecekken

bir bakışını "yakalayabilmek" için
geceler boyu uykusuz kalmayı çoktan
seçmişken
-- uykusuzken

sen, kibarca "yok" dedin sadece..

yüzündeki gülleri,
kokundaki nergisi,
boyundaki zerafeti,
saçlarındaki ipeksi hafifliği,
yürüyüşündeki herşeyi..

seni..

ve belki de en önemlisi..

sesini

duyabilmek uğruna yapamayacağım
saçmalık yok iken

artık sesini duy(a)mamak;
aynı şehirde yaşadığını bilerek
konuşamamak, elinden birşey gelmemek

ne de tuhaf birşeydir, bilir misin?

sana yazdığım şiirleri, mektupları gönderememek..
"kendime saklamak" onları, senin oldukları halde..

ama olsun, bir biçimde, sen olmasan da
başkaları "okuyor" onları
ve gül yüzün hatırına seni merak ediyorlar -- okuyan varsa eğer

bu kadar satırın işgâl edilme vesilesi olarak..

hava soğuk, mevsim kış
dışarıda kar ha yağdı ha yağacak desem de, yağmıyor
seni bekliyor tüm bir mevsim

yok dedikçe de sen,
kesiyor herkesi bıçak gibi..

bu kış bayağı soğuk geçecek anlaşılan..

4 Ocak 2008 Cuma

Bazen (MFÖ)

güneş doğar güneş batar
ama insan uyumaz bazen düşünür
geceler kısa çabuk geçer
ama insan uyumaz bazen düşünür
deniz masmavidir ne güzel
ama insanlar görmez bazen

şiirler şarkılar masallar
ama insanlar duymaz bazen
üzme kendini güneşsiz gibi
sevenin var bak ne güzel

deniz masmavidir ne güzel
ama insanlar görmez bazen
şiirler şarkılar masallar ama
insanlar duymaz bazen
üzme kendini güneşsiz gibi
sevenin var bak ne güzel

31 Aralık 2007 Pazartesi

S

hayat, platolarda devam edip dönerken
ve sen, o gizemli bakışlarınla yakarken sigaranı
saçlarını güneşe doğru savurur gibi sallayıp
buğdayların başaklarını dökmesi mevsimi gelirken

günabakanlar sabah güneşine doğru eğerken başını
senin o gizemli ve mahsun, bir kuğu kadar zarif boynun
yüzündeki ışıkla birleşip
gündüz gecelerinde hayat kaynağım oldu

yağan yağmurla loş ışık,
dışarıyı seyrederken sıcak odada
"come away with me in the night" diyesim gelir
belki sesimi duyarsın diye

ama bilirim, öyle olmayacağını
bazı şeyler için çoktan geç kaldığımı..

belki de bu yüzden, sabah ezanlarına kadar uyku girmeden gözüme
senin gül yüzünü düşleyip, sıcak gülüşünün
o soğuk kış akşamlarında içimi ısıtmasına hayır diyemeyeceğim

ne de olsa, sıcaklığın, kâlbimden vücûduma yayılan
ılık bir su gibi damarlarımda

bakışlar.. bakışlar.. bakışlar..
açıklanamaz bazı şeyler vardır ya hayatta
'kelimeleri kifayetsiz' kılan cinsten
hani her defasında doyulmayan,
kana kana içilen su gibi,
buz gibi bir kış akşamında donmuş vücûdu ısıtan soba kadar sıcak
deryalar kadar geniş, uzay gibi sonsuz
anlamlı, ama açıklanamayacak kadar engin
sert, delici bakışlar

gözlerinin bu denli güzel
bakışlarının bu kadar etkili olduğunu önceden bilseydim
inan, zamanın donmasını talep eder
saatlerce gözlerindeki derinliklerde gezinmek isterdim,
"ihtimaller denizinde"

kelimelerin bu kadar akışkan
ve tatlı olduğunu,
ancak senin sesinden çıktıkları an kavrayabildim desem
bana inanır mısın?

o gül yüzün hatırına görülen rüyalar
yağmur gibi ellerin
içimi ısıtan bir kor gibi
beni ben yapan
hayata bağlayan
yegane şey oldu

"sen sen sen"
varsa yoksa sen

gündüz geceleri hatırına
varsa yoksa sen

11 Aralık 2007 Salı

Song of the day..

U2 - One

Because it shows that there is no such a thing called one but many..