“Görünenden Fazlası”?[1]
Resimler ne anlatır? Peki ya kelimeler? Bir resmin anlatmak istediği birşey olması gerekli mi? Yoksa, çağımızın hastalığı olan “aşırı anlamlandırma”nın bir ürünü mü her resme, kelimeye bir anlam yükleme alışkanlığı?
Öyle olup olmadığına karar verecek merci var mı? Başka bir değişle, tüm bu anlamların “aşırılığını” ya da “anlamsızlığını” belirleyen insan değil mi?
Geçtiğimiz haftalarda güney Lefkoşa’da bulunduğum sırada kahve içerken geldi aklıma bu sorular. Tabiî ki bu ve benzeri soruları ilk defa sormuyordum kendime ya, işin ilginç yanı, gördüklerim beni bu konu üzerinde düşünmeye zorluyordu.
Kafe’de kahvemi yudumlamadan önce, her zamanki gibi, şeker almıştım. Ve yine alışılagelmiş bir biçimde, şekeri kahveme dökmek için tam da kâğıdını yırtmışken gözüme bir çizim ilişti: Kıbrıs’ın belli başlı, tanınmış yerlerinin çizimleriydi bunlar. Çay veya kahveye konmak üzere hazırlanmış olan şekerin kâğıdında böyle bir şeyin ne gibi bir sakıncası olabilir ki? İlk bakışta ben de böyle düşünmüştüm fakat çizimlerin neler olduklarını görünce insan ister istemez başka bir anlam daha aramaktan kendini alamıyor.[2]
Bir yüzünde Ζάχαρη/Sugar, “Designed and supplied by Caterways, Nicosia” yazan şekerin diğer yüzünde ise şekerine göre Baf’taki Afrodit Tapınağı, Limasol’daki Kurim Tiyatrosu, Lefkoşa’daki Venedik Burçları, Mağusa’daki Salamis Harabeleri, “Girne”deki Kantara Kalesi – Kantara Kalesi’nin Girne’de yer aldığını ilk kez burada görmüş bulunmaktayım, ancak belki eskiden, 74’ten önce, idari alan olarak Kantara Girne sınırları içerisinde yer almaktaydı, ondan dolayı öyle yazıyor şekerin üzerinde – ve yine Girne’de yer alan Batık Gemi’yi ima eden “Ancient Ship”. Bu çizimlere bakıp da milliyetçiliğin nasıl ekildiğini görmemek mümkün mü? Yoksa ben mi paranoyaklaşıyorum? Nasıl olur da bir şekerin üzerinde 29 yıl boyunca ulaşamadığınız bölgenin çizimi yer alır? Ve neden? İnsanların hafızalarını “canlı” tutmak için mi? Peki ya, 74’ten sonra doğan birisi için hayatı boyunca –veya 29 yıl boyunca – görmediği çizimler ne ifade edebilir ki? Tersini düşünün: Bizdeki kahve şekerlerinde ve/veya resimlerde, ki bunlar kamu tarafından görülen, hatta tüketilen meta olsunlar, Malya’daki bağlar resmedilse, Limasol’daki Arnavut Mahallesi resimleri satılsa... “Geçmişe ait” ne varsa canlı tutulmaya çalışılsa... Ne anlama gelirdi tüm bunlar?
Burada yapmaya çalıştığım şey şu değil kesinlikle: 74’te bir savaş oldu ve ‘geçmiş geçmiştir’... Varmak istediğim en son nokta sanırım Demirel’in “dün dündür, bugün bugündür” sözü olurdu. Beni hayretler içerisinde bırakan şey, milliyeçiliğin ‘ekilme’ biçimleri. Milliyetçilik sadece resmi ideoloji yoluyla ‘ekilmez’, popüler kültür var olan yapının kemikleşmesinde son derece önemli bir rol oynar. Dinlediğimiz bir popüler müzisyenin eser(ler)inde, okuduğumuz edebi eser(ler)de, bir kahve fincanında, turistik amaçlarla hazırlanıp satılan hediyelik eşyalarda... Listeyi daha da uzatmak mümkün...
Bu yazının naçizane bir biçimde de olsa, üzerinde durmaya çalıştığı nokta da aynen yukarıda bahsedilen, gerek popüler kültür ürünleri vasıtasıyla, gerekse başka biçimlerde milliyetçiliğin aynen tarlaya ekilen buğday gibi ruhumuzun derinlikerine ekildiği. Belki şeker konusunda yazdığım çoğu şey yanlış; ne de olsa artık güneyde yaşayan birisi için kuzeyde bulunan bu çizimlerin gerçek hallerine ulaşmak, onları görmek mümkün. Ancak yine belirtmem gerekirse, bu yazının göstermeye çalıştığı şey, nasıl olup da günlük yaşam kavgası sırasında farkına varmadığımız sıradan şeyler aslında “görünenden fazla” olabilmekte: Sıradan bir kahve şekeri farklı bir mercekle bakıldığında birden milliyetçi bir nesneye dönüşebilmekte. Başka bir değişle, sıradan bir kahve şekeri, yeri geldiğinde resmi ideolojinin topluluklar (insanlar) tarafından yutulması için “zararsız” fakat önemli bir öğe olabiliyor.
Eğer sıradan bir kahve şekeri bile milliyetçi ideolojiyi ‘eken’ bir konumda ise, buna karşı ne yapılabilir? Bana kalırsa, bu soruya verilecek cevap hem çok basit hem de çok zor: Basit, çünkü, günlük hayat içerisinde gördüğümüz nesneleri “oldukları gibi” kabul etmek yerine başka anlam(lar) içerdiğini/içerebileceğini gözönünde bulundurursak ‘ekilmek’ istenen “ürün” istenildiği biçimde ekilemeyebilir. Fakat bunun yaratabileceği en büyük sorun, kişileri paranoyak bir biçimde gördükleri herşeyi, her nesneyi sorgulamaları ve bazen de aşırı anlamlandırma yoluyla tamamen paranoyak bir hayat yaşamak olabilir. Peki o zaman, birşeyin görünenden fazla anlam içerip içermediğini nasıl anlayacağız? Bu sorunun cevabı kişiden kişiye değişecektir. Başka bir değişle, belirli bir anlam, belirli bir mesajın olmadığı dünyamızda, her birey kendi anlamı kendisine gönderildiğine inandığı mesajla yorumlayacak ve bu da kaotik bir biçimde gerçekleşecektir. Paragrafın başındaki soruya cevap vermek zor, neden derseniz, hangi sorunun tek bir cevabı var ki? Günlük hayat koşuşturmacasında karşı karşıya kaldığımız meta bombardımanı içerisinde nasıl olup da bu metinlerin “görünenden fazlası”ını içerip içermediğine bakabileceğiz ki? Çok mu karamsarım? Hayır tabiî ki!... Her bireyin az veya çok sahip olduğu görece özerklik aynı zamanda metinler için de geçerli: Yani, metinler de kendi içlerinde görece özerk bir yapıya sahipler. Önemli olan, metni bir birey olarak nasıl yorumladığımız değil mi?
[1] Graeme Burton’un kitabıyla aynı adı (Alan Yayıncılık) taşıyan bu başlık her ne kadar biraz daha farklı bir amaç içeriyor olsa da, özde varmak istediği sonuç bakımından aynı biçimde okunabilir.
[2] Bu cümleye bakıp da amacımın sadece adanın güneyindeki millliyetçiliği göstermek olduğunu sanmayın. Daha önce, elimden geldiğince tabiî, adanın kuzeyi ve güneyinde var olan milliyetçi söylemlerin çok da farklı olmadıklarını anlatmaya çalışığım bir yazım "Different Narratives, Different Stories: The Language of Narrative and Interpretation" adıyla Kıbrıs Araştırmaları Dergisi / Journal of Cyprus Studies Aralık 2005 sayısında yayımlanmış bulunmaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder