16 Aralık 2011 Cuma

Mavinin Yankısı

Mavinin Yankısı*

Mavi.. yankı bulur mu gökyüzünde? Muhtemelen, ‘gökyüzü zaten mavi değil mi, o halde, nasıl olur da mavi yankılanır?’ diye soruyorsunuzdur. Ya da, ‘mavi gökteki yansımasını çoktan bulmuş, o yüzden gökyüzü mavi’ demek geliyordur içinizden.. Kimbilir? Belki de doğru her ikisi.. Belki de yanlış! Neye yarar ki tüm bu sorular cevabını bilemedikten sonra?

Sonbaharda yankılanır en çok mavi. Sabah, daha gün ağarmaya başlarken, o karamsar koyuluğu güneşle beraber atar üzerinden. Sonra, açıldıkça, insanların içine dolar özgürce.

Neden sonbahar? Hemen söyleyeyim: Bir kere, mavinin yaz boyunca süren yankısı öyle sonbahardaki gibi yoğun değildir. Yazdaki mavi, açıktır, uçucudur; alabildiğince gider sonsuzluğa.. ilkbahardaki mavi, yazdaki maviye göre daha yoğundur elbet, fakat sonbahardaki gibi değil. Olsa olsa br hafta sürer mavinin yoğun yankısı. Daha sonra yazın uçucu, aldatıcı açılığına aldanıp, sonsuzluğa ulaştırmaya çalışır kendisini; ve böylece yankı, daha başlamadan kaybolur gider gökyüzünde..

Kışın mavisine gelince.. Kış boyunca, mavi mavi olduğunu unutur. Gün ağarırken sıyrılır koyuluktan, karamsarlıktan. Ve sonra, sadece üç-beş yankı bulmaya başlayadursun, gecenin karanlık, karamsar koyuluğu yutar onu. Maviye özgürce yankılanıp, kuşlara önderlik etme fırsatı bile bırakmaz. Ama sonbahar mavisi öyle mi? Yazı yeni ardımızda bırakmanın verdiği bir burukluk, üzerine hüzün, kışa hazırlık, günlerin kısalmaya başlaması, saatlerin geriye alınması.. Sanki tüm bunlar sırf mavinin yoğun biçimde yankılanması için düzenleniyor demek geliyor insanın içinden..

Mavi mavi mavi.. Edip Cansever’in “İki Kent” şiirinde dediği gibi “geçersin geçersin geçersin.” Sonbaharda yaşadığı yoğun yankıdan sonra, kışta bir süreliğine dinlenir mavi. Derken, ilkbahar ile birlikte ortaya çıkmaya başlar. Sonrası yaz.. Yazla birlikte, sanki mavi de bir tür maceraya dalar. Kıştaki uykusunun aksine, açılıp-saçılıp bize özgürlük vaat etmeye çalışır ya, hepimiz biliriz bunun ne derece aldatıcı olduğunu. Aslında mavi, yazda, kıştakinin aksine uyumaz, canlanır. Canlanmasıyla, dört bir yana dağılır, yankılanırken gökyüzünde kaybolur.

Gelelim sonbahardaki mavinin yankılanmasına.. Sonbahar, yazdan çıkan haşarı, tembel, özgür, hercai mavinin tekrar kendisini bulmasıdır. Birçoklarınınz buna katılmayıp, mavinin kendisini en çok yaz mevsiminde bulduğunu iddia edecektir büyül bir ihtimalle. Ancak hayır; mavi, yankısını sonbaharda bulur çünkü mevsimler içerisinde bir tek sonbahar bize mavinin kıymetini “gerçek ölçüde” göstermektedir. Yaz boyunca kim mavinin kıymetinin farkındadır ki? Bütün gün gökyüzüne hakim olan açık mavi, bulutsuz bir gökyüzü için ne ifade eder ki? Dört bir yana dağılmış pigmentleri maviyi toparlamak için en ufak bir çaba dahi göstermezken, tembel tembel durmaktayken ve gökyüzünde tek bir bulut dahi yokken —beyaz olmadan mavinin tadına varabilmek mümkün mü?— kim farkında varır o güzelim mavinin? Peki ya, o kışın kapkaranlık günlerinde, kim hatırlar ki maviyi? Kış, bize maviyi tamamen unutturmaya çalışırken, gündelik hayat koşuşturmacasında, kim düşünür maviyi? Ama ilkbahar ve sonbaharda öyle mi? Doğanın uyanmasıyla, insanlar mavinin varlığını anımsamaya başlar.. Yeşilin, sarının.. Mavisiz bir yeşil, mavisiz bir sarı, ne kadar güzel olsa da eksiktir..

Bambaşkadır sonbahar.. Maviye mavi olduğunu anımsatır.. Her mavinin içerisinde biraz da hüzün yok mudur, tıpkı sonbahar gibi? Başka bir deyişle, maviyi mavi yapan içinde barındırdığı bir avuç hüzün değilse nedir? Neyden yükselen notalardaki hüzün gibi..

Maviyi mavi yapan, onu “gerçek” kılan, değerini anımsatan bir tutam hüznü simgeleyen, ağaçları kuruyan yaprakların sararmasıyla hayatın geçici, boş olduğunu hatırlayan sonbahar, maviye “asıl” değerini veren yegâne mevsimdir.

Sonbaharı yaşadığımız bu günlerde, mavinin yankısını duymak ya da görmek isterseniz, bir sonbahar akşamı gökyüzüne bakın. Orada, kararmakta olan gökyüzünde, yeni yanmış sokak lambalarının üzerinde uçan bir çift beyaz güvercin görürseniz, üzerlerine yansımakta olan sarı ışıklarla yukarıya bakın ve dinleyin... Mavinin yankısını..


* 2000 yılından... Şenol Filiz / Birol Yayla'nın Yansımalar albümündeki "Mavinin Yankısı" adlı şarkı eşliğinde yazılan, emprovize bir yazı denemesi...

20 Mayıs 2009 Çarşamba

History and Its Discontents: Towards a Common History in Cyprus?*

What do we think when we think about history? A narrative that covers the summary of 'what happened'? Or wars, conflicts etc.? Considering history as a way of narrative gives one an impression that there is no such a thing called 'unbiased history' because, language and discourse, inevitably subjective ―that is, we, as subjects are subjected to the structure.

Is there any relationship between narrative, national identity, and official policies? It is a fact today that there is a relationship between narrative and construction of a national identity. That is why, official policies insist that 'their' narrative is the 'ultimate truth', whereas, 'the other' is someone that cannot be trusted because 'they are the ones who made us suffer' throughout years and so on.

Regarding Cyprus, an island that has a notorious history about ethnic violence since the mid 50s, history education, in particular, has been using/used to perpetuate the official policies on both sides. In other words, history education is being used to 'create national identity' that is based on mistrust, hence division. For example, the old Cyprus history textbook that was used on the north side of the island, pointed out that “Cyprus is a geographical extension of Anatolia” (Serter 1999, p. 7) and “EU as a rotten apple and poisoned carrot”, which clearly show the discourse of the official policy during that time.

However, what we have seen with the research that was done by POST-Research Institute (POST-RI) is that this 'old discourse' has been replaced by a 'new discourse' that is based on the notion that 'Cyprus is our homeland'. In that sense, we can argue that this 'new discourse' that replaced as 'Cyprus is our homeland' points out to a different worldview. Instead of promoting mistrust, fear, and hatred towards the 'other' (that is Greeks and/or Greek Cypriots), new Cyprus history textbooks that was revised, for the first time after 31 years after 1974, in 2005 talks more about the social history of Cyprus. For example, there are some examples that talks about how Turkish Cypriots and Greek Cypriots collaborated during the Second World War while working in the Cyprus Army. Or, how the Turkish and Greek Cypriots had a common football league. Names of the villages or places are given both in Turkish and Greek that gives one an idea that Cyprus is not only the homeland of the Turkish Cypriots but also the Greek Cypriots.

Another thing that the project has documented is that new Cyprus History textbooks are student-centred and promotes students as researchers, or discuss the issues in class that did not exist in the old textbook. These can be seen through using some visual materials, pictures and caricatures in particular. However, the interviews that were done with teachers show the fact that, although textbooks are written in terms of 'new pedagogical methods', when it comes to apply these, there are some problems: such as, given the limited time, inevitably, teachers must use the old way of teaching; there is a need to train the teachers since most teachers are not familiar with the new ways of teaching etc.

In conclusion, “...although an important step has been taken in terms of peace education in the northern part of the island, more work needs to be done. The revised textbooks offer a pathway which should be built on and taken forward. This is essential if we are to see a different method of both history teaching and learning, and the development of a new generation of citizens who will be able to live and work in a multicultural environment.” (POST-RI 2007, p. 55). In other words, in order to promote peace in Cyprus through education can be done only if 'two sides' use the same language. Through this, as Derrida argues, 'the third intervenes' and that is the beginning of reconciliation (Derrida 2001, p. 49).

* First published in Greek as "Η Ιστορία και οι δυσκολίες της", Revma (PEYMA) Magazine, February 2009.

References

Derrida, Jacques. “On Forgiveness”. On Cosmopolitanism and Forgiveness. London & New York: Routledge, 2001.

Kıbrıs Tarihi, 1. Kitap: Ortaokullar İçin Tarih Kitabı. [Cyprus History, Volume 1: History Book
for the Secondary Schools]. Lefkoşa: KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı, 2005.

Kıbrıs Tarihi, 2. Kitap: Ortaokullar İçin Tarih Kitabı. [Cyprus History, Volume 2: History Book
for the Secondary Schools]. Lefkoşa: KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı, 2005.

Kıbrıs Tarihi, 3. Kitap: Ortaokullar İçin Tarih Kitabı. [Cyprus History, Volume 3: History Book
for the Secondary Schools]. Lefkoşa: KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı, 2005.

POST-Research Institute. Project on education for peace II. Textual and visual
analysis of the lower secondary school history textbooks – Comparative analysis of
the old and the new history textbooks. Nicosia, POST-RI, 2007.

Serter, Vehbi Zeki. Kıbrıs Tarihi (The History of Cyprus). Nicosia: n.p, 1999.

20 Haziran 2008 Cuma

Some quotes from Tractatus Logico-Philosophicus

2.033 - Form is the possibility of structure. (p. 9)

3.221 - Objects can only be named. Signs are their representatives. I can only speak about them: I cannot put them into words. Propositions can only say how things are, not what they are. (p. 15)

6.43 - If the good or bad exercise of the will does alter the world, it can alter only the limits of thw world, not the facts-not what can be expressed by means of language.
In short the effect must be that it becomes an altogether different world. It must, so to speak, wax and wane as a whole.
The world of the happy man is a different one from that of the unhappy man. (p. 87)

22 Mayıs 2008 Perşembe

Reading is transformational. I believe that this would be confirmed by certain of Althusser's propositions. But this transformation cannot be executed however one wishes. It requires protocols of reading. Why not say it bluntly: I have not yet found any that satisfy me.

Jacques Derrida - Positions, p. 63

24 Nisan 2008 Perşembe

Persepolis ve Parçalı Bazı Düşünceler

Kendim söylemediğime eminim ama nerede okuduğumdan da hiç haberdar değilim. Her hikâye eksik kalmış bir öyküdür, tıpkı her fotoğrafın tüm görüntüyü içermemesi gibi. Persepolis’i görünce aklıma ilk gelen şey bu cümle oldu. Niye mi? Şu sebepten ötürü: film İran’daki devrimi bir kızın bakış açısından mükemmel derecede güzel anlatıyor da ondan. Ama ne kadar muhteşem anlatırsa anlatsın, elbet her öyküde eksik bir nokta vardır. Neticede, adına hikâye dediğimiz şey bir anlatıdan ibaret ve ister istemez, anlatı işin içerisine girdiği anda, dilin bize sunduğu imkânlar dahilinde aktarmıyor muyuz öykümüzü? Ve işte, tam da bu yüzden dolayı, eksik kalıyor her anlatı. Belli sınırlar çizmezseniz, anlatı anlatı olmaktan çıkar, sadece yaşanan ama aktarıl(a)mayan birşey olur, ki bu da bizi Wittgenstein’in etik hakkındaki düşüncesine götürüyor sanki: ‘etik anlatılamaz, yaşanır’. Neden? Dil, adına etik dediğimiz o kavramı açıklayabilecek kadar engin değil de ondan.

‘Ne saçma’ deyip okumayı bırakabilirsiniz tabii. Persepolis’in üzerimde bıraktığı ilk etki bu oldu diyebilirim.

Animasyon türünün yapısal anlamda vermiş olduğu tüm avantajların mükemmel bir biçimde kullanıldığı bir film Persepolis. Marjane’in daha çocukken mahalledeki arkadaşlarını babası Şah rejimi için çalışan bir arkadaşına karşı ‘ayaklandırması’, büyüdükçe öğretmenlerini sıkıntıya düşürecek sorgulamaları, türbanın gelişi, devrim sonrası İran’ın durumu, İran-Irak Savaşı, savaş süresince ve sonrasında ülkenin içinde bulunduğu durum, İran Şah’ının neden Türkiye gibi demokrasiye geçmeyip, Batı dünyası (İngiltere) tarafından kandırıldığı, Marjane’in Avusturya’da yaşadıkları ve uzayabilecek tüm örnekler, animasyonun sunduğu neredeyse sınırsız olanaklar sayesinde bir filmin yaratabileceği etkinin kat be kat üzerine çıkmış kanımca. İlk başta biraz renkli olan, ancak özellikle devrim sonrasında tamamen siyah-beyaz bir hale gelen İran; karşı taraftaysa renklerin olduğu Avrupa. Büyükannesinin ‘nereden geldiğini asla unutma, köklerini inkâr etme’ sözleri.. Avrupa’nın bireysel anlamda özgürlüğünün her zaman gösterildiği gibi çok da muhteşem birşey olmadığını, sosyal yönlerinin zayıf kaldığı kısmı da gösterilmeye çalışılmış. Persepolis ile eleştirilebilinecek noktalardan birisi, belki de, Satrapi’nin İran’daki devrimi tamamen ‘içeriden’ olan bir olaymış gibi gösterip de, devrimin devrim olabilmesinde önemli rolleri bulunan Batı dünyasının rölünü pek de anlatmaması olarak adlandırılabilir. Daha önce de belirttiğim gibi, kanımca, birşeyi unutulmamalıyız: Her hikâye eksik kalmış bir öyküdür, tıpkı her fotoğrafın tüm görüntüyü içermemesi gibi. Satrapi’nin Persepolis’ini böyle okumalı, seyretmeli ve yorumlamalıyız. Neticede, Satrapi’nin bizlere anlattığı öykü kendisinin ‘yaşam-dünyasında’ gördüğü, algıladığı biçimde gerçekleşen devrim ve bu devrimin kendi hayatı ve ailesini ne gibi bir biçimde etkilediğidir. O yüzden, Satrapi’nin eserini incelerken herkes kendi yaşam-dünyası ekseninde inceleyip, ona göre yorumlayacağı gözden kaçırılmamalıdır demek sanırım pek de yanlış bir değerlendirme olmaz.

Sonuç olarak, etkileyici bir animasyon Persepolis. Etkileyici olmasını da animasyon türünde olmasına borçlu bence. Çünkü çizgi roman türünden film türüne uyarlanması sırasında olabilecek biçimsel ve yapısal birçok sorun, animasyonun sunduğu imkânlar sayesinde daha etkileyici olarak aktarılmış. Her anlatının, yapısı itibarıyle, eksik bıraktığı noktaların var olduğunu (gözardı etmezsek) unutmazsak, eseri daha olumlu değerlendirebiliriz sanırım...

18 Ocak 2008 Cuma

You

At first, love made music,
And then music began to make love;
I thought it is my love that made you,
But, then, it is you who made my love a reality.

- Prakash Kona, You & Other Poems, p. 66

10 Ocak 2008 Perşembe

S

II

senin için,
antarktika'ya gidip,
delinmiş olan ozon tabakasının
altında yaşamayı seçebilecekken

bir bakışını "yakalayabilmek" için
geceler boyu uykusuz kalmayı çoktan
seçmişken
-- uykusuzken

sen, kibarca "yok" dedin sadece..

yüzündeki gülleri,
kokundaki nergisi,
boyundaki zerafeti,
saçlarındaki ipeksi hafifliği,
yürüyüşündeki herşeyi..

seni..

ve belki de en önemlisi..

sesini

duyabilmek uğruna yapamayacağım
saçmalık yok iken

artık sesini duy(a)mamak;
aynı şehirde yaşadığını bilerek
konuşamamak, elinden birşey gelmemek

ne de tuhaf birşeydir, bilir misin?

sana yazdığım şiirleri, mektupları gönderememek..
"kendime saklamak" onları, senin oldukları halde..

ama olsun, bir biçimde, sen olmasan da
başkaları "okuyor" onları
ve gül yüzün hatırına seni merak ediyorlar -- okuyan varsa eğer

bu kadar satırın işgâl edilme vesilesi olarak..

hava soğuk, mevsim kış
dışarıda kar ha yağdı ha yağacak desem de, yağmıyor
seni bekliyor tüm bir mevsim

yok dedikçe de sen,
kesiyor herkesi bıçak gibi..

bu kış bayağı soğuk geçecek anlaşılan..

4 Ocak 2008 Cuma

Bazen (MFÖ)

güneş doğar güneş batar
ama insan uyumaz bazen düşünür
geceler kısa çabuk geçer
ama insan uyumaz bazen düşünür
deniz masmavidir ne güzel
ama insanlar görmez bazen

şiirler şarkılar masallar
ama insanlar duymaz bazen
üzme kendini güneşsiz gibi
sevenin var bak ne güzel

deniz masmavidir ne güzel
ama insanlar görmez bazen
şiirler şarkılar masallar ama
insanlar duymaz bazen
üzme kendini güneşsiz gibi
sevenin var bak ne güzel

31 Aralık 2007 Pazartesi

S

hayat, platolarda devam edip dönerken
ve sen, o gizemli bakışlarınla yakarken sigaranı
saçlarını güneşe doğru savurur gibi sallayıp
buğdayların başaklarını dökmesi mevsimi gelirken

günabakanlar sabah güneşine doğru eğerken başını
senin o gizemli ve mahsun, bir kuğu kadar zarif boynun
yüzündeki ışıkla birleşip
gündüz gecelerinde hayat kaynağım oldu

yağan yağmurla loş ışık,
dışarıyı seyrederken sıcak odada
"come away with me in the night" diyesim gelir
belki sesimi duyarsın diye

ama bilirim, öyle olmayacağını
bazı şeyler için çoktan geç kaldığımı..

belki de bu yüzden, sabah ezanlarına kadar uyku girmeden gözüme
senin gül yüzünü düşleyip, sıcak gülüşünün
o soğuk kış akşamlarında içimi ısıtmasına hayır diyemeyeceğim

ne de olsa, sıcaklığın, kâlbimden vücûduma yayılan
ılık bir su gibi damarlarımda

bakışlar.. bakışlar.. bakışlar..
açıklanamaz bazı şeyler vardır ya hayatta
'kelimeleri kifayetsiz' kılan cinsten
hani her defasında doyulmayan,
kana kana içilen su gibi,
buz gibi bir kış akşamında donmuş vücûdu ısıtan soba kadar sıcak
deryalar kadar geniş, uzay gibi sonsuz
anlamlı, ama açıklanamayacak kadar engin
sert, delici bakışlar

gözlerinin bu denli güzel
bakışlarının bu kadar etkili olduğunu önceden bilseydim
inan, zamanın donmasını talep eder
saatlerce gözlerindeki derinliklerde gezinmek isterdim,
"ihtimaller denizinde"

kelimelerin bu kadar akışkan
ve tatlı olduğunu,
ancak senin sesinden çıktıkları an kavrayabildim desem
bana inanır mısın?

o gül yüzün hatırına görülen rüyalar
yağmur gibi ellerin
içimi ısıtan bir kor gibi
beni ben yapan
hayata bağlayan
yegane şey oldu

"sen sen sen"
varsa yoksa sen

gündüz geceleri hatırına
varsa yoksa sen

11 Aralık 2007 Salı

Song of the day..

U2 - One

Because it shows that there is no such a thing called one but many..

17 Kasım 2007 Cumartesi

Yazar Olmak İsteyen Bir Gencin Günlüğü
III

3. gün

Yazmayı yazma yapan yegâne şey nedir? Okumak herhalde. Ve belki de bu yüzdendir ki hiçbir zaman bir yazar olamayacağım. Okumak herşeyin başıysa, pratik yapmak da ikinci önemli unsurudur yazmanın. Ancak birşey unutulmadan: yazı yazarken yapılacak/yapılması gereken en önemli şeylerden birisi dili doğru-dürüst kullanmak olduğuna göre ve bunun yolu da okumaktan geçtiğine göre, dönüp dolaşıp yazma eylemi için en önemli şeyin okumak olduğunu söylesem herhalde kabalık etmiş olmam. Niçin derseniz: Dili öğrenip, düzgün kullanmayı öğrenmenin yolu okumaktan geçer. Çünkü ancak okudukça bir dilin kullanılışını, nasıl ve ne gibi bir biçimde esnetilebildiğini, sınırlarını, genişletilebilinecek alanlarını, oynayabilme yöntem ve stratejilerini öğrenebiliriz.

Günlüğümün bugünkü konusu okumak ve okumanın önemi. Yazma eyleminde pratik yapma ve dili daha iyi kullanma konularını daha sonraki günlerde (dilimin döndüğünce) açıklamaya çalışacağım. Ne de olsa

a) ben bir yazar değilim
b) bir yazar olmadığıma göre, yazı yazmak hakkında yazmakta olduğum sayfalar dolusu harf kalabalığın kimse ciddiye almak mecburiyetinde değil.

Neticede, yazar olmuş olsaydım, tüm bu anlatmaya çalıştığım şeylerin bir değeri olurdu. Bilindiği üzere, tüm bu yazdıklarım aslında kendi kendimle konuşma çabasından başka birşey değil.

Okumak... okumak... okumak... Değişik kültürlerde, değişik anlar içerse de, okumanın adına “uygarlık” dediğimiz –ki “uygarlık” nedir ki? – o şeyi “yaratan” unsurlardan birisi olduğunu söylesek, çok mu yanlış bir yorum yapmış oluruz? Bence, böyle bir yorum çok da yanlış sayılmaz. Ancak, okuma deyince, ister istemez yazma eylemi dediğimiz o “şey”i de aklına getiriyor insan.

“İnsanlık tarihi”nin yazının bulunuşuyla başladığının varsayılması tabii ki çok da “akla uygun” bir hadise olmasa da (neticede, yazı bulunmazdan önce insanlar yaşamamışlar sanki. Tam tersine, yazının bulunmasıyla noktalı virgül haline gelen, “yeni bir yola” yönelen insalık tarihinde, yazının bulunmasından önceki hali de bilmediğimiz, belki de hiçbir zaman bilemeyeceğimiz nice uygarlıklara ev sahipliği yapmamış mıdır adına yerküre dediğimiz şu “yaşlı” gezegen?), bir başka durumu, yani yazının önemini belirtmesi bakımından önemlidir. İnsanoğlu “yazı bulunmadan önce” (sanki yazı orada öylesine duruyordu da birgün, tesadüfen birisi keşfetti gibi aktarılıyor bize hep nedense?), insanlık büyük ihtimalle daha “farklı” bir hayat sürmekteyken, “yazının bulunmasıyla” beraber “kendi kabuğunu aşıp” bugün dünyaya hakim olabilmiştir (tabii ki bu hakimiyetin iyi mi, kötü mü olduğu tartışılabilir. Örneğin, çevreye karşı yapmış olduğumuz tahribatlar, duyduğumuz saygısızlık göz önünde tutulursa, bazen insanın “olmaz olaydı” diyesi gelse de, gündelik hayatta okuma ve yazma olmadan nasıl yaşayabilirdik sorusu da madalyonun bir diğer yüzü neticede...). Mesela, kutsal kitaplardan Kur’an-ı Kerim Hz. Muhammed’e “oku!” diyerek vahiy edilmeye başlamıştır. Bu bile, okumanın ne denli bir “güç”, önemli birşey olduğunu açıklaması bakımından önemli değil midir? Okuma dediğimiz “şey” olmasaydı, yeni nesiller nasıl öğrenebilecelti kendinden önce birikmiş bu kadar bilgiyi? Hatırlayacaksınız, Gabríel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık adlı romanında, José Arcadio Buendia hafızasını yitirince yazıya başvurur! Daha doğrusu, unutuuğu, unutmuş olduğu herşeyi “hatırlamak” ya da “unutmamak” amacıyla yazmaya başlar. Masanın üzerine “masa”, sandalyenin üzerine “sandalye” yazar. Yazdıklarını her okuduğunda, bir nebze de olsa, rahatlar. Neden mi? Çünkü “masa”nın “masa” olduğunu bilir de ondan! Okuma ve yazma olmasaydı, her gün “masa”nın “masa” olduğunu ancak birisine sorup cevap alırsa öğrenebilecekti. Fakat, yazma ve okuma sayesinde kendi kendine öğrenip hatırlayabiliyordu.

Okumak bize bilmediğimiz şeyleri öğrenmemizi sağlayan yegâne şeydir. Düşünün, en basiti, yeni aldığınız bir cep telefonunun özelliklerini cep telefonunun “kullanma kılavuzu”nu okuyarak öğrenmiyor muyuz? Buna benzer yüzlerce örnek verilebilir. Okuyarak bilmediğimiz şeyler bildik bir hâl alır! En basiti, eğer okuma-yazmanınz varsa, Einstein’ın genel görelik kuramını (relativity) öğrenebilirsiniz. Veya Komplo Teorileri kitabını okuyarak, ABD’nin aslında 11 Eylül saldırılarını belki de bilinçli olarak engellemediğini, bunun da oluşturulmakta olan “yeni dünya düzeni” için gerekli bir bahane olduğunu sonucunu çıkarabilirsiniz. Yaşadığımız dünyanın eskisi tutarlı ‘büyük anlatılar’la açıklanmasının artık mümkün olmadığını, o yüzden postmodern dünyada herşeyin alabildiğine parçalı ve karmaşık olduğu iddialarını yine okuyarak “öğrenebilirsiniz.” Örnekleri çoğaltmak elbette mümkün.

Gelgelelim okuma-yazma ilişkisine... Bildiğiniz gibi, okumak, yazmak için en gerekli şeylerden birisidir. Bu cümleyi okuyan birisinin aklına gelen ilk sorulardan birisi belke de şudur: birşey bilmeden de yazmak pekâlâ mümkün! Doğru elbette, ancak ne kadar ve nasıl mümkün olabilir ki? Ve ne ölçekte süreklilik arzeder okumadan, bilmeden yazmak? Sadece gezip-tozup, gördüklerinizi yazmaktan bahsediyorsanız, belli bir noktaya kadar haklısınız ama böyle bir düşünce, adına yazın dediğimiz eylemi çok basite indirgemekten öteye giden bir yaklaşım değilde nedir?

Okumadan ne yazabilirsiniz? “Hayat tecrübeleri”nizi? Belki, ancak benim bahsetmek istediğim o değil. Okuma ve “bilgi”dediğimiz, o tanımlanması oldukça zor kavram arasındaki ilişki... bir konuda bilgimiz arttıkça, o konuda yazabilme ihtimalimizin (veya konuşma da diyebilirsiniz) de arttığını kabul edersek (siz bakmayın benim bol keseden atıp-tuttuğuma, harf kalabalığı benimkisi), o zaman, çok okuyan birisinin, az okuyan ya da hiç okumayan birisine göre yazı yazma ihitmalinin de yüksek olduğunu iddia etmemiz, çok da saçma birşey olmaz herhalde.

16 Kasım 2007 Cuma

Popüler Bir Şarkının Yıllar Sonra Düşündürdükleri: “Hayat, Evren ve Herşey” & Tasmin Archer’in “Sleeping Satellite” Şarkısı

Popüler müzik... Adı üstünde, popüler olan; “ortalama insan” tarafından denilerek gizlice aşağılanan kesimin tükettiği, “yüzeysel anlamlar” içeren, ama özünde başka bir ideolojinin bayraktarı! Bu sözler size çok mu tanıdık geliyor? Eminim evet. Ama benim şu ne olduğunu kendimin dahi bilmediğim yazımsı yazıda (harf kalabalığı deyin isterseniz) bahsetmek istediğim tam olarak bu değil; aksi hiç değil! Ne aksi düşünce? Herkes, ne tüketirse tüketsin kendi istediği anlamı çıkarır gibi, son derece soyut, altında başka ajandalar olan düşünce hiç değil! Ne de olsa, “postmodernizm, yüzeyin altındaki ‘derin’ anlamı reddeder...” (Fiske 2002, s. 39).

Benimkisi bayağı kişisel bir yazı; o yüzden aynı anda her iki taraftayım! Tıpkı Stuart Hall gibi belki, belki de hiç değil! Yargı, olur da bu yazıyı sonuna kadar okuma sabrın varsa eğer, tamamen sende çünkü...

Çocukluk değil de ilk gençlik yıllarım olan 90lı yıllar.. Ne yıllardı demeden geçemeyeceğim. Kendimce ‘katı olan herşeyin buharlaştığını’ fark etmeye başladığım yıllar. 80li yılların, Thathcer ve Reagan’ın neo-liberal politikalarından habersiz, bilinçsiz, sade, “normal” bir tüketici olduğumuz zamanlar. Gerçi hâlâ sade bir tüketiciyim. Aradaki tek fark ise şu: şu an durup kendi kendimi dahil eleştirebiliyorum. O zaman öyle bir “yetenekten yoksundum!” Lâfı çok uzattım yine... ne diyordum ki? Hatırladım! Çocukluğumda, hiç İngilizce bilmediğim halde, beni etkilemiş (derinden hem de) bir şarkıyla tekrar karşılaşmanın çağrışımlarını yazacaklarım. Belki saçma, belki mantıklı. Belki de kimsenin umrunda olmayan, kendi “iç dünyamda” yaşamakta olduğum karmaşayı “anlama”, kendime “açıklama” kaygısı benimkisi... Kimbilir?

Tasmin Archer’in “Sleeping Satellite” şarkısı beni “düşüncelere iten” şarkı. Yıllar sonra eski bir dostunuzu görürsünüz de anılardan, yaşanmış o güzel günlerden konuşursunuz ya, o cinsten benimkisi. Şarkıyı dinlediğim –yıllar sonra– ilk an, çocukluktan “şimdiki zaman”a geliverdim birden! Yaşamakta olduğum “duygusal sorunlar”dan tutun da, yazmak mecburiyetinde olduğum doktora tezine, hepsini 4 dakikalık bir zaman dilimi içerisinde bir çaydanlık gibi demleyip, kullanıma sundum! Müzik, sözleri ne olursa olsun, söyleniş tarzı, müzikle vokalin uyumu, hiç bilmediğiniz bir dilde olsa dahi, üzerinizde çok farklı etkiler yaratır, değil mi? Bence öyle... ya da en azından bende öyle olmakta... Çok şükür, bugün, çat-pat da olsa bildiğim kısır İngilizcemle şarkının sözlerini az da olsa kavrayabiliyorum. Ama konu bu değildi...

Müzik sayesinde, bazı şeyleri tekrardan hatırladım. Mesela, bazı şeylere üzülmenin, üzülünen şey(ler)i geri getirmeyeceği. Hayatın herşeye rağmen devam ettiğini... Ben olmasam da,
bil(e)mesem de, dünyanın, evrenin var olduğunu, belki de var olacağını. Algılarımızın her ne kadar ‘yaşam dünyamızı’ oluştursa da, yanıltıcı olabileceklerinin ayırdına vardım. Bazen, gerekmeyen bir biçimde, imgelere fazladan anlam(lar) yüklediğimizi. Adına âşk dediğimiz şeyin bir uyuşturucudan farksız olduğunu (sağolasın Halil gardaş), bittiği zamansa (veya bitmek üzere olduğu zaman), vücudumuzun ona ihtiyaç duyduğunu; bulamayınca da acı çekmekte olduğumuzu... Etkisinin ancak zamanla “geçtiğini.” Ta ki “yeni” veya “farklı”sını bulana dek! Neden bu kadar bağımlıyız ki şu adına âşk dediğimiz şeye? Kimbilir? Adına insan denilen yaratık, belki de sandığımız kadar güçlü değil belki, belki de... Ne bileyim! Bu satırların yazarı olarak, bendeniz, bir bakarsınız, 5 yıl sonra yüne düşmüş bu tuzağa bile bile; bakalım...

Müzik sayesinde dertlerim hafifliyor, gerçekten. Tabii bir de yazın faaliyetini üzerine eklerseniz, acı hem hafifliyor, hem de ağırlaşıyor. Dışarıdan bakıldığında basit akorlar, sözlerden oluşan bir pop şarkısı, nasıl olur da tüm bunları düşündürür ki? Metne bakışımız, burada devreye giriyor herhalde. Stuart Hall’un dediği gibi, değişkenler ‘kodlanan’ mesajı ‘açımlama’ safhasında etkileyen yegâne şeylerin en önemlisi belki de.

“Nerede kalmıştık?” Dertlerim, tasarılarımdan... yazmak zorunda olduğum –çünkü ben, en azından hâlâ daha, birçok şeyden daha fazla istiyorum bunu, her ne kadar uygulamada böyle değilse de bu böyle– doktora tezim ve başvurmayı düşündüğüm bir konferansa ne yazabileceğimi kabaca da olsa şekillendirmeye yardımcı oldu bu pop şarkısı –ancak beceriksizliğimden ötürü konferansa bildiri özetini yetiştiremedim. Sanırım insan davranışı, duyguları, hormonları, bilgi birikimi ve tüm diğer faktörler (etnik köken, dil vs) öyle kolay kolay açıklamabilinecek şeyler değil. Ve belki de bu yüzden, hâlâ daha “yapay zekâ”ya karşıyım! “Düşünen bilgisayarlar” birer makine olacak sadece. Aldığı koku, tattığı tat, “hissettiği his(ler)”, herşey bir ve sıfırlardan ibaret olacak! Her ne kadar çağdaş bilim hislerimizi matematik dilinde anlatabileceğini iddia etse de. Neticede, matematik de, şu an yazmakta olduğum dil gibi yapay birşey. Kültürel bir üretim, bir yapı.

Konudan yine uzaklaştık. Buna da şarkı-kâğıt-kalem arasında var olan, adını bilinçaltının açığa çıkması deyin olarak tanımlayın, ne derseniz deyin, onun eseri herhalde.

Şarkı, hafif bir hüzün verse de bana, diğer taraftan umut aşılamaya devam ediyor! Ta lise yıllarında yazmış olduğum ve o zaman adına şiir dediğim ancak şu an adını benim dahi koyabilmekte zorlandığım o şeyin (her neyse) şöyle bir dizesi vardı:
“Gökteki yıldız geleceğimizdir
Ta sönene dek!”


Bu ne demek? Basit tabii... Tıpkı yıldızlar gibi, herşeyin bir ömrü var: bizim, sizin, âşkın, müziğin, evrenin. Parıldayan ışık olduğu sürece, içimizdeki ışık da varlığını sürdürmeye devam edecektir. Ne zaman ki yıldız kayar, gözümüzün feri söner, işte o zaman bitmiştir herşey. Güneş batıp yıldızlar göründükçe, her gecenin bir sabahı oldukça, hayat bir akarsu gibi aktıkça; ağlasak da, üzülsek de, dünya dönmeye devam edecek ve başka bölgelerde hayat platoları yeşerecek –yeşermeye devam edecek. Hayâlkırıklıklarımız belki de sadece boyutların değişmesine katkıda bulunuyor, biz farkına varmadan.

Gördüğünüz gibi –eğer hâlâ bu saçma sapan yazıyı okuma kararlılığını göstermişseniz– basit bir pop şarkısı, içeride kalmış düşüncelerin açığa çıkmasında önemli bir unsur olabiliyor. Yeter ki kendimizi açmaya hazır olalım. Öyle basit bir pop şarkısı deyip de geçmeyin! Tabii ki müzik endüstrisinin ne(ler) yaptığını, yapmaya çalıştığını, ticarileşme olaylarını bilerek, pop müziği “ortalama insan”ın basit, tükettiği bir meta olarak görmek dururken böyle şeyler söyleyebiliyorum? Ben de bilmiyorum. İnanın... Eğer şu an saat geceyarısını geçeli üç saatten fazla olmasaydı ve yarına işe gitmek mecburiyetinde olmamış olsaydım, hayatın anlamı üzerine abuk subuk bir yığın harf kalabalığıyla satırlar işgaline devam edecektim. Tek sebep bir şarkı. Ne Chopin, Beethoven, Mozart, Bach, Lizst; ne de caz, blues, ya da ciddi sözlere sahip bir şarkı. Muhtemelen şarkıyı yazan ve besteleyenler bile bu kadar derinlemesine düşünmemiştir. Beş yıl sonra şarkıyı dinlersem, büyük bir ihtinmalle, çok farklı şeyler yazacağım –umarım.

Sonuç mu? Lütfen basit bir “Sleeping Satellite” deyip de geçmeyin sakın. “Basit bir pop şarkısı”, bazen çok “derin” düşüncelerimizi açığa çıkarma yolunda iyi bir araç olabilir...


Kaynakça:

John Fiske. Postmodernizm ve Televizyon. Çev. Nilgün Gürkan. der. Süleyman İrvan. Medya, Kültür, Siyaset. Ankara: Alp Yayınevi, s. 29-57

9 Kasım 2007 Cuma

Song of the day

Tasmin Archer - Sleeping Satellite

One of my all time pop favourites. Magnificent melody, lyrics, and voice of Tasmin Archer.. Recommended for anyone who hasn't listened (if there is any possibility).

8 Kasım 2007 Perşembe

II
2. gün

Ne kadar ilginç değil mi? Daha yazar olmadan, neden yazdığımı açıklayarak başladım günlüğüme. Aslında belki de başlangıç olarak yazı nedir? Yazının hayatımızdaki yeri ve önemi üzerine biraz düşünmek sanki daha iyi olurdu gibi geliyor, siz ne dersiniz? Ama ne yapalım? Yaptık bir kere. Benimkisi biraz tersten başa bir gidiş oldu gibi. Devrik ve düşük cümleler bunu kanıtlamıyor mu? Başka bir biçimde ifade etmek gerekirse: ne baştan sona, ne sondan başa; tamamen kaotik, karmakarışık, iç-içe geçmiş bir tuhaf ağlar sinsinesi benimkisi. Veya ben öyle olduğunu sanmakla avutuyorum kendimi...

31 Ekim 2007 Çarşamba

Yazar Olmak İsteyen Bir Gencin Günlüğü

I
1. gün


Yazı yazmayı ne kadar da özlemişim! Sanki Sait Faik oldum da, yazmadan duramıyorum! Sait Faik’in “S” harfi bile olmadığımın, çok şükür, farkındayım. Ama ilginç olan, neredeyse hiçbirşey yayımlamamış birisi olmama ve doğru dürüst hiçbirşey yazmamama rağmen; sanki ‘yazı’ olmayınca hayat sürmüyormuş gibi hissetmem. Daha doğrusu, sanki ‘yazmayınca, hayat damarlarımdan birisi kopuyor!’ Duyan da bütün gün okuyup-yazdığımı sanır ya, hadi neyse...

Aslında, kalem-kâğıt elime geçip de “yazma çabası” içine “girince” daha da fark ettim, nedendir bilinmez ama, 21. yy’ın ilk 7 yılını geride bıraktığımız bugün bile, bilgisayarda yazmak gibi bir kolaylık – hem zaman açısından, hem de yazının okunaklı olması açısından – varken, bana “ilha veren” yegâne şey, boş bir kâğıt ve bir kalem hâlâ. Uzun zamandır boşlamıştım eski dostlarımı. Hani eski bir söz vardır ya: “Eski dosttan düşman olmaz!” Bilirim; ben ne yaparsam yapayım, onlar bana asla küsmez, darılmaz... Ve aradan yıllar geçse bile, onlara sığındığım ilk dakikadan itibaren, soğuk bir kış gecesi de olsa, bir çay, kahve, ya da ne bileyim, sıcak bir içecek eşliğinde beynimin içinde olan fakat benim dahi haberdar olmadığım, adına ne diyeceğimi benim dahi kestiremediğim –düşünçe? Duygu? Bilinçaltındaki güdüler? – o şeyler, anında “açığa çıkacaktır.” Bundan en ufak bir şüphem yok. İster olsun âşk, ister olmasın. Yüzüme gülümseyen bir ışık olsa da olmasa da... En karamsar anımda bile olsam yazı içime bır ışık gibi dolup, mutlu eder beni. Hani Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanında ‘kitaptan fışkıran ışık’ vardı, benim için de üç aşağı-beş yukarı yazı öyle birşey.. Yazma konusunda bu kadar yeteneksiz birisinin ille de yazar olma isteği şaşırtıcı gelebilir. Ama bilirsiniz, herkesin bir tuhaf huyu vardır. Benimkisi yazıyı, yazı yazmayı sevmek. Tıpkı Aziz Nesin’in “Tülsü’yü Sevmek” adlı öyküsündeki gibi. Tülsü’yü sevmek belki de âşkların en güzeli, en katıksızı... Karşılıksız, hiçbirşey beklemeden sevmek... Sadece sevmek var, bir beklenti olmadan. Yazı ile benim “ilişkim” de aynen buna benziyor: Ben onu seviyorum, hem de çok. Onsuz olamıyorum. Ancak, bu kesinlikle şu değil: Ben yazmayı çok seviyorum ve çok (ve iyi) yazıyorum. Yoo... Daha düzgün bir biçimde ifade etmek gerekirse: Ben yazı yazmayı seviyorum, herhangi bir karşılık beklemeden. Sığınacak başka bir liman olmadığı zamanlarda, biliyorum, sığınabileceğim, güvenli bir barınak yazı. Yıllarca birlikte onunla “birlikte” olmasam da, günün sonunda, ona döndüğümde bana surat asmayacak, bunu biliyorum. Aksine, yaşadığım tecrübeler beynimde yer ettikçe, ona sığındığım zaman, adına “üretkenlik” dediğimiz ve ne olduğunu hâlâ daha tam olarak kestiremediğimiz o şey olarak “samimiyetle kucaklıyor” beni yazı... Anlayacağınız; yazı yazmayı çok sevmeme rağmen, çok yazamıyorum! Belki cesaretim yok yazmaya, belki de söyleyebileceğim bir söz.. Ya da, şimdi adını hatırlayamadığım bir yazarım (kimbilir? Victor Hugo? Ezra Pound? Lawrence Durrell?) dediği gibi, “paylaşabilecek birşeyim yok benim.” Ne de olsa, Ali Kırca’nın dediği gibi, “hayatı paylaşmak için...” yazmıyor mu yazarların çoğu? Nasıl bu kadar ukala olabiliyorum ki? Yazarlar, lütfen kusuruma bakmayın; neticede ben bir yazar değilim. Yaptığım, yaptığım, yapmaya çalıştığım, sadece fikir yürütmek. Bana öyle geliyor ki, yazmakla yapılan, yapılmaya çalışılan (en azından –herhalde– ben bir yazar olabilseydim öyle yapardım büyük ihtimalle), “hayat paylaşmak” değilde nedir? Orhan Kemal’in ödediği dolmuş parasının üstünü şoförden isteyip istememek arasında gidip-gelen kahramanı hayatı bizle paylaşmıyor mu? Hayatın ta kendisi: Ne eksik, ne de fazla... Ya da Prakash Kona’nın “If there is a God above –Eğer Yukarıda Tanrı Varsa” şiirinde dediği gibi, nasıl açıklayabiliriz İsrail’in Filistin’de yaptığı vahşeti? ABD’nin tün dünyayı işgal girişimlerini. Roma İmparatorluğu’nun “yeniden diriltilmesi” çabalarını.... Pangea’ya yeniden dönüş çabasını... Tüm bu yazılıp çiziilenler, Komünist Manifesto, Sofi’nin Dünyası, Komplo Teorileri, Kantolar, Çorak Ülke, Ulyssess, Dar Zaman, Memleketimden İnsan Manzaraları, Garip, Sıfır Zaman, Rehber, Doğmamış Kristofer, Gülün Adı v.s. Listeyi uzatmak tabii ki mümkün. Hatta sadece bu liste için rahatlıkla dünyadaki en büyük kütüphaneyi dolduracak kadar cilt “kitaplar kitabı” yazılabilir.

Kıssadan hisse, olayın bir boyutu da bu galiba. Nasıl da kesin (!) bir biçimde ifade ediyorum herşeyi, farkındasınız değil mi? Nasıl olur da bu kadar rahat bir genelleme yapabilirim ki? Kuşkusuz, cehaletimden, cahilliğimden dolayı olsa gerek. Bilgi sahibi olmuş olsaydım, biraz bile, böyle kesin ifadeler kullanmazdım belki de. Ama cehalet dedikleri şeyden olsa gerek. Bakın, cehalet dediğim şeyin ne olduğunu bilmeden, yine kesin bir tanım yaptım! Bravo bana !!!

Sanırım lâfı çok uzattım. Demek istediğim aslında şu idi: Yazı yazmak, syrek de olsa, benim için bir yaşam biçimidir... Amma lâf ha? Ben neymişim demekten kendimi alamadım bu satırlardan sonra.. Komik de duyulsa gerçek bu.. Yazı yazmadan, herhalde, yaşayamazdım. Yazı yazmamdaki temel amaç aslında ‘birşeyleri paylaşmak’ isteği. Bu ‘birşey(ler)in ne olduğunu ben de bilmiyorum –bu konuda beynim, bilinçaltım bana gayet başarılı bir oyun oynuyor. Bildiğim şeyse şu: Yazdıklarımı kimselerle paylaşmasan da (“akademik” olanlar dışında), aslında içten içe ‘keşke başkaları okusa da, beğenseler’ demişimdir hep. Yani, yazmaktaki temel amacım belki de düşünce ve duygularımı paylaşma arzusu, her ne kadar duygu ve düşüncelerim dediğim şeyler tamamen benim değilseler de, çünkü hatırlayacaksanız Roland Barthes “yazarı öldürmştü”! Nedendir bilinmezi “kendi düşünce ve duygularımı” ancak yazıyla ifade edebileceğim gibi tuhaf bir düşüncem var, ta çocukluktan beri. Sözlü olarak ifade edemediğim birçok şeyi yazıyla ifade edebiliyorum gibi geliyor bana. Bu da yazın dediğimiz şeye olan sevgimi artırıyor. Ancak, kulağa tuhaf da gelse, şöyle söylememde bir sakınca yok. Yazı yazmayı seviyorum. Sevgi adına, ‘paylaşmak’ adına. Sevdiğimle, sevdiklerimle ya da hayatım boyunca hiçbir zaman tanı(ya)mayacağım insanlara iki satırla da olsa ulaşabilme şansına ancak yazıyla ulaşabilirmişim gibi geliyor. Derrida ne kadar da sözü yazıdan üstün kılmaya çalışsa da (şimdiye kadar ben öyle anladım), ben yazının üstünlüğüne inananlardanım. Hani “bizim buralarda” bir söz vardır derler ya, o dediklerinden: “Söz uçar yazı kalır.” Belki de tün gayretim bu: Kendimden sonrakilere, ya da yaşadığım dönemde “normal” biçimde ulaşamayacağım insanlara “ulaşabilme” ihitmali. Ölümsüzlük olmasa da, daha uzun yaşama isteği bir nevi. Kesinlikle fiziksel olarak değil uzun yaşama fikri; aksine düşünsel olarak. Aristoteles öleli bin yılı çoktan geçti ancak hâlâ onun Poetika’sından ya da Kategoriler’inden bahsedebiliyoruz. Ya da Gramsci toprağa karışalı çok olmuş olsa bile, bugün hâlâ onun bize “armağan ettiği” hegemonya kavramından faydalanmaktayız. Veya bir Dostoyevski, Çehov, Ezra Pound, Italo Calvino; ne kadar eleştirilse de Orham Pamuk, Necip Mahfuz, Ali Şariati, Rosa Luxemburg, Orhan Kemal, Orhan Veli, Memet Fuat, Nazım Hikmet... Tüm bu isimler yazdıklarıyla ömürlerini uzatmadılar mı? Jean-Paul Sartre fiziksel anlamda ölmüş olabilir ancak birçok insan onun yazdıklarıyla onu yaşatmıyor mu?

Benzer bir yaklaşım, diğer sanat dallarında da mümkün tabii: Bir Marlon Brando örneğin. Oynamış olduğu filmlerle “kâlplerimizde yaşayacak” Brando. Film konusunda yeteneksizliğimin ötesinde maddi olarak da ciddi sorunlar yaşayacağımı ta başından bildiğimden olsa gerek, o alana girme teşebbüsünde hiç bulunmadım. Tabii bu şu demek değil: Maddi sorunlar yüzünden sinema veya film alanıyla ilgilenmedim. Aksine, yeteneksizliğim bunda büyük rol oynadı. Halbuki yazı öyle mi? Bir kâğıt, bir kalem yeterli yazmak için. Ne çok paraya ihtiyacınız var, ne de yeteneğe – tabii yazı işini sadece kendi kendinize yapmak eğilimindeyseniz, aksi takdirde yetenek ve bilgi sahibi olmak elbet önemli yazın alanında da.

Örneğin, benim gibi yeteneksiz bir “yazar” aday adayıysanız, en kötü ihtimalle yazdıklarınız ölene dek sizinle (bir çekmecede ya da rafta) kalır, sonra siz ölünce size değer veren insanlar onu sanki çok da önemli birşeymiş gibi muhafaza ederler. Belki içlerinden birkaçı, yazdıklarınızı okuyup size hak verir veya söver. Yani kısacası pek birşeyi değiştiremezsiniz: Olsa olsa, sizden sonra gelen (ya da sizinle beraber olan ama sizden daha uzun yaşayan) birisi/birilerine “ulaşırsınız.” Bu bile, ömrümüzü uzatmak değilde nedir?

Belki de tüm bu sebeplerden –tamamen bencillikten yani– ötürü yazı yazmayı seviyorum. Belki de ben yazı yazmaya değil, kendi kendimi kanıtlamaya âşığım, kimbilir? Belki başka yazarlar (gerçek yazarlar) da öyledir? Sebebi/sebepleri ne olursa olsun, bildiğim kesin olan birşey var: Yazı yazmayı yazar olmasam da seviyorum ve bu yazma sevdası, umarım, ömrümün son gününe dek bana refakat eder. Sizin de böyle bir sevginiz, sevgiliniz yok mudur? Eminim vardır...
Her yapıt okuyucusu tarafından yeniden yazılır; okuyucu kendi kültüründen, tarihinden, yani yapıtın dışındaki bir söylemden gelen ve kendisinin doğrudan sorumlu olmadığı yeni bir yorumlama biçimini yapıta uygular; her anlamda işi iki söylemin karşılaşması, yani bir diyalogdur.

Tzvetan Todorov - "Önsöz", Poetikaya Giriş

19 Ekim 2007 Cuma

A.

Gökteki yıldızdan üşüyüp,
Senin sıcaklığınla ısındım.
Gündüzün karanlığında içimi
Senin ışığınla aydınlattım.
Mutlu olmak demek, ürküntü duymadan kendinin farkına varabilmektir.

Walter Benjamin – Tek Yön

17 Ekim 2007 Çarşamba

Zaaflar, onları bildiğimiz andan itibaren bize zarar veremezler artık.
[29]

Georg Christoph Lichtenberg - Aforizmalar